Anasayfa > Haftalık Yazılar > Mediokrasiye Karşı

Mediokrasiye Karşı

Ömer Laçiner

16 Şubat 2015

1990’lara girilirken, hem önümüzdeki çağın tanımlayıcı özelliklerini, hem de mevcut liberal demokrasilerin gidişatını sorgulayan Fransa’daki tartışmalarda “mediokrasi” kavramı üzerinden yapılan analizlerin bir hayli ilgi topladığını hatırlıyorum. Fransızcada ortanın altını, vasatinin bir düşük derecesini ifade eden médiocre sözcüğünün medya ile ses benzerliğini kullanarak her iki anlamı da içeren/çağrıştıran bu kavram, hem bilgi/iletişim araçlarının giderek artan etkinliğini, hem de bireyselden kamusala bütün düşünüş ve davranış süreçlerinde vasatinin de altının geçerli, egemen hale gelişini ifade ediyordu.

Ne var ki bahsettiğim tartışma bu minval üzerine geliştirilerek sürmedi ve sönümlendi. Şüphesiz içerdiği konuları tek tek veya gruplandırarak ele alan yığınla kitap ve makaleler yazıldı o günden bugüne. Ama en azından kendi hesabıma söyleyebilirim ki bir “medya(lar) çağı”na girmiş olmamızla, giderek kalitesi düşen bir “vasati”liğin egemenliğine girişimizin neden/nasıl bir arada, iç içe oluştuğunu irdeleyen, bu noktaya odaklanan doyurucu bir analizle karşılaşmadım.

Oysa; kanımca dünya ölçeğinde genel politik gidişat için de hayli düşündürücü değeri olan böylesi bir yaklaşım; Türkiye’deki AKP iktidarı döneminin özellikle şu son periyodunu açıklamak ve anlamlandırmak için gayet verimli ve ufuk açıcı görünüyor.

AKP’nin hemen her konudaki politikalarının gerek fikir/amaç, gerek ahlâki ölçütler ve gerekse uygulama özellikleri bakımından açıkça değer ve nitelik yoksunluğu gitgide dikkat çekici olmakla birlikte, geniş seçmen kitleleri nezdinde kabul görmesi, desteklenmesini “mediokrasi”den daha iyi açıklayacak bir kavram var mıdır?

R.T Erdoğan’ın ortalama üzeri bilgi ve zeka sahibi bir kahve ahalisinin bile kolayca göreceği yanlış, çarpıtılmış bilgiler, sığ ve basmakalıp “fikir”lerle bezeli nutukları ile “yön gösterici lider” konumunu edinebilmesi; ahlâki sağlamlığını karartan gayet ciddi iddialara boş verilmesi; onun siyasal maharetinden ziyade, bu özelliklerin iktidarının omurgasını oluşturan orta (vasat) sınıfın özellikleri ile “örtüşmesi” ile açıklanması gerekmez mi? Daha somut ifade edersek; kendi hayat tarzının, varoluş biçiminin ve amaçlarının fikri ve ahlâki içeriği ile lider ve kadrosununkiler arasında bir nitelik farkı görmeyen, farkın sadece nicelikle olduğunu bilen bu geniş orta sınıf, onların şahsında doğrudan doğruya kendisinin, ama her şeyiyle kendisinin iktidarını “yaşıyor” gibi değil midir?

AKP’nin kulvarını zapt ettiği o artık geride kalmış “geleneksel” merkez sağ partilerden temel farkı tam da buradadır. Hürriyet ve İtilaf Partisi’nden başlayıp Terakkiperver ve Serbest Fırka’lardan DP’ye AP’den ANAP’a varan o kulvarda, aynı orta sınıflarla destekledikleri partilerin lider ve kadroları arasında böylesi bir özdeşlik söz konusu bile değildi. Özellikle üst düzey kadroların bilgi, kültür ve ahlâki düzeyleri ortalamanın üzerinde, toplumun genel “seçkinlik” standartları dahilinde idi. Orta sınıflar, kendilerini, kendilerinden nitelikçe farksız kişilerle değil, aynı zihniyet dünyası içinde özendikleri nitelik ve donanıma sahip kişilerce “temsil edilme”leri ile yetinir, kendilerinin bilgi, fikir, kültür, beceri ve hatta ahlâki-moral zaafları bu temsil ilişkisiyle “örtülmüş” gibi olurdu. Ortada AKP’deki gibi bir “örtüşme” ilişkisi değil, örtme/örtülme ilişkisi olduğu içindir ki geçmiş merkez sağ parti iktidarlarında lider ve en üst kadroların açık bilgi ve donanım zaafları bizzat o orta sınıf seçmen tarafından ayıplanır ve cezalandırılır ve hele ahlâki zaafları, örneğin bakan, müsteşar düzeyindeki yolsuzlukların mutlaka bir faturası olurdu. Orta sınıf gerek kendi arasında, gerekse devletin iktidar partisinin alt-orta düzey elamanları ile ilişkisinde rüşvet, yolsuzluk ve kayırmaları ne denli “normal”leştirmiş olursa olsun, “süper ego”su konumunda olan lider ve üst düzey kadrosunun bu normali “örten” bir ahlâki performansa sahip olmasına önem verirdi. Dolayısıyla bugün AKP iktidarının haklarında bunca açık kanıt olan bakanları ve dönemin başbakanını “yedirmeme” tutumunun seçmenlerince onaylanması gibi bir durum geçmişte, bir DP, AP ve ANAP döneminde herhalde olamazdı.

Bugün, AKP lider ve üst düzey kadrosunun temsil ettiği orta sınıf(lar)ın bilgi, fikir ve ahlâki yetersizlik ve zaaflarını, nitelikçe üstün bilgi, fikir ve ahlâki vasıflarla dokunmuş bir örtüyle “kapatmayı” sağlayacak bir donanıma sahip olmadıkları ortada. Daha da önemlisi ne iktidarın omurgasını oluşturan orta sınıf böyle bir şeye ihtiyaç duyuyor ne de artık AKP üst düzey kadrosu öyle bir örtü olma çabası gösteriyor. Parti ve içinden boy verdiği sınıf, kendini olduğundan daha üstün niteliklere sahipmiş gibi gösteren her türden örtüyü bir yana bırakıp, kendisini aynen yansıtan bir siyasal ve toplumsal iktidar-hegemonya inşa ediyor. AKP’nin şahsında tarih sahnesine çıkan otantik Türkiye burjuvazisinin devletine, hegemonikleşmesine dönüşüyor.

“Vasati”nin bu şekilde hegemonikleşmesi, vasati olanın kendisine ilişkin kavrayışında meydana gelen gayet anlamlı bir “atlama” ile şekilleniyor. Daha önce vasati olan, kendini var olan daha üstün ve donanımlı düzeye nispetle bir eksiklik ve zaaf kabulüyle tanımlar iken; hegemonik vasatlık için aynı durum “fazlalık”ları ve gereksizleri bir yana bırakmak, kendini “asıl olan”la, olması gerekenle sınırlanmış olmak gibi algılanıp kavranabilir artık. R.T. Erdoğan’ın hemen her konuda devirmedik çam bırakmadığı halde aklına gelen her konuda giderek daha da üst perdeden konuşmayı sürdürmesi biçiminde tezahür eden o akıl almaz “özgüven” –mi demeli?– buradan kaynaklanıyor büyük ölçüde.

Örtmenin gizlemenin teknik olarak gittikçe imkânsızlaştığı, en güçlü kuruluşların dahi “sır”larının saklanamadığı bu bilgi ve iletişim çağında, üstelik bu çağın tarihin hiçbir döneminde görülmedik çapta ve hızda bir “yaratıcılık” dalgası ile ilerlediği düşünüldüğünde, Türkiye için bile R.T. Erdoğan’ın vasatı aşmayan zihni ve ahlâki nitelikleriyle bu denli etkili bir liderlik popülarite edinmesi tuhaf, çelişik bir olgu gibi görünüyor. Ama bu yazının başlangıcında da işaret edildiği gibi pek de özgül bir olay değil. Bilgi-iletişim araçlarının baş döndürücü bir hızla geliştiği, üretim alanında yaratıcılığın kilit faktör olduğu bir çağın 1980’lerden beri içinden geçtiğimiz bu ilk etabında siyasal –düşünce/tutum– alanında vasatinin geçerli hale gelişi de dünya ölçeğinde gözlemlenebilir olan, genel bir olgu. Hemen her ülke-toplum bu genel koşullarda kendi özelliklerini yansıttığı bir mediokrasiden geçmekte bugün. Bunu söylemek, bu geçiş sürecinde iktidarların olduğu kadar muhalefetlerin de vasatinin, médiocre’un sınıfları içinde teşekkül edebildiğini söylemektir aynı zamanda.

O halde gerçek alternatif, vasatinin karşısında konumlanarak, kökleşerek oluşabilir sonucu çıkar buradan.

Peki de, bu nasıl olabilir?

Düşünmeye başlayalım bakalım.