Anasayfa > Haftalık Yazılar > Ah Özgecan Ah!

Ah Özgecan Ah!

Erdoğan Özmen

21 Şubat 2015

Korkunç bir dönem bu. En çok da insanın ürkütücü, dehşet verici bir varlık oluşunu en çıplak haliyle ortaya çıkaran, buna zemin ve gerekçe sağlayan bütün işaret ve eğilimleriyle korkunç… Kavranamaz oluşu o yüzden, kelimelere tercüme edilemeyişi… Sadece şunu biliyor gibiyiz: Öylesine aşırı bir ürkünçlük ki bu, orada kötülük patlıyor ve en radikal, en iğrenç haliyle zuhur ediyor. O yüzden galiba, esasen bedenlerimizin tepkileriyle; iğrenerek, tiksinerek, kasılarak, nefessiz kalarak, utançla büzüşerek –kavramlarını henüz bilmeden–  sezdikçe, bütün gücümüzle mücadele ettikçe sonradan kavrayabileceğiz ancak, ne ile karşı karşıya olduğumuzu.

En aşağılık suçların, vahşice işlenen cinayetlerin, pespaye bir nefret ve hınç söyleminin, yüzer-gezer, adi bir şiddet ve hoyratlık pratiğinin iç içe geçtiği ve toplumun tüm yüzeyine yayıldığı feci bir zaman. 

Soru yine de basit: Solcu/sağcı, inanan/inanmayan, laik/muhafazakâr hemen hepimiz aynı biçimde düşünüyor ve Türkiye toplumunun toplum olma vasfını kaybetmekte ve çökmekte oluşunun uğursuz göstergeleriyle yüz yüze olduğumuz tespitini yapıyorsak asıl nereye bakmalıyız? Tıpkı bütün organları çürüyen bir bedenin içinin boşalması gibi bir manzarayla karşı karşıya olmak çünkü bu. En nihayetinde içi tükenen, bütün dayanak ve zeminini, özünü kaybeden basit bir kabuğun ömrü ne kadar olabilir ki?

“İslami/muhafazakâr değerlerini yitirmiş, köklerinden kopmuş ve batı medeniyetine özenmiş olma” ‘teşhisine’ yaslanan İslamcı iktidarın bütün enerjisi ve araçlarıyla başta kadınlar ve bedenlerimiz olmak üzere her düzeyde bir sınır ve ölçü bildirme şebekesi gibi çalışması apaçık çarpık bir değerlendirmenin sonucu değil midir? “Gece gündüz cinsel özgürlük, bireysellik, egoizm narası atarsanız olacağı bu. Laik papazlar, toplumu bitirdiniz.” diye celallenmekten mesela, daha çiğ ve sığ  bir ‘analiz’ olabilir mi? Her şeyi bir kenara bıraksak bile, çoktan bir sonuç/semptom olarak belirmiş olan şeye işaret eden, sadece bununla sınırlı kalan kötü niyetli bir çaba değil mi bu?     

Bunların tümü, “Mini etek giyersen sonuçlarına da katlanacaksın” ifadesinde dile gelen yaygın zihniyetle aynı iğrenç ve bayağı mantığı paylaşmıyor mu?

Kusuru kendince tarif ettiği “batılı yaşam tarzına” yükleyerek kendi dışındaki herkesi aynı vahşetin menziline yerleştiriverenler, o vahşetin failleri apaçık ortadayken bile, hala bezdirici bir kötülük enerjisiyle başka ‘nefret’ nesneleri icat edip laf çakma, üste çıkma telaşına düşenler, dinlerini sapıkça bir jestle saf bir nefret ideolojisi olarak yorumlamakta hiçbir beis görmeyenler de… tümü aynı karanlık  ve irkiltici çürüme ve çöküşün sonucu, asli bileşenidir. 

Tüm o yüz kızartıcı suçların aklanması, bir ‘meşruiyet’ kılıfına sokulması çabasını bir an görmezden gelsek bile o sert, terbiye edici, tehdit yüklü İslami retoriğin en temelde ıskaladığı, dokunmadan bıraktığı şeyi konuşmalıyız asıl. 

Bu anlamda sözgelimi, iktidarın bütün ideolojik devlet aygıtlarını seferber etmek  (dindar nesil yetiştirmek üzere eğitimin yeniden düzenlenmesi, okulları imam-hatip okulu haline getirme ısrarı, devlet işlerinin aceleye getirilmiş fetvalara göre yürütülmesi, – güya–  ümmetin ihyası ve bekası için her türlü hak/hukuk ihlalini mazur gösteren dini bir örtünün –doğrudan fiiliyatta ve kalpleri mühürlemek üzere, zalim bir vicdan ikamesi olarak–  her daim hazır oluşu, vb.) yanında, farklı toplum kesimlerine ve kendinden saymadıklarına karşı sistemli olarak sergilediği kaba, anlayışsız ve merhametsiz tavrı, aşağılayıcı ve küçük düşürücü jestleri, adice hedef gösterme ayinlerini, yasakçı ve bağnaz bir yaşam biçimini zorla dayatma pratiklerini bir sebep olarak ileri sürmek bir yetersizlik ve kısıtlılık taşımıyor mu?

Bunlar var tabii ki, hayatımızı iyice çekilmez kılmak, hepimizi nefessiz bırakmak, canımızdan bezdirmek için… Ama, tam da böylece ıskaladığımız şey, dokunulmadan orada öylece duran temel değil midir? Demek, hepimizi bu ülkede her gün utanç içinde kahrolmaktan başka bir şeye, üstlenmemiz gereken sorumluluğa çağıracak, yeni ve taze bir nefesle soluklanmamıza vesile olacak şeyi konuşmalıyız.   

Çünkü o şey, toplumu her düzeyde derinlemesine kat eden bu çürüme, yozlaşma ve ahlak kaybının üzerine oturduğu zemindir.

İnsanca değerlerin yerle yeksan oluşunun, anlamlı bütün referans, norm ve ölçüden, ve hayatın sembolik derinliğinden mahrum kalışımızın temel sebebidir.

Adi, sefil bir güç ve iktidar etiğinin başka her şeyi boğması…

Ve dini, yalın ve hakiki bir inanç ve iman olmaktan çıkararak mutlak bir bilgi biçimine dönüştüren; çaresizlik içinde kendinde o meşum fazlalığı, kendini Tanrı’nın iradesinin doğrudan tecellisi olarak konumlandırma yetkisi vehmeden sapıklığın bu denli yaygınlaşması bundandır.  

O klasik Marksist teze, o mahut altyapı/üstyapı anlatısına dönmenin şimdi tam zamanıdır. Bünyevi/yapısal olanın teşhisi için. Bir odak, yön, doğrultu, amaç tayini için.

Bize ışık olacak anlam pusulaları için gerekli sabitlik noktalarını yeniden oluşturmak için.

Hem toplumsal hem bireysel düzlemde feci bir normsuzluk, kuralsızlık ve çözülme halini; ölçü, norm ve değerlerin çökmesini; amaç ve ideallerin kaybolmasını; bu ağır yapısal anomiyi yerli yerine oturtmak için.

O yapısal anomi; toplumun ahenk ve dengesini, tutarlılığını, biraradalığını sağlayan bütün derin ve kolektif yapıların insafsızca tasfiyesi, bu ölümcül nihilizm döngüsü yeni kapitalizmin olanaklılık koşulu, en temel varlık sebebidir çünkü.  Yeryüzünün her köşesini, bütün coğrafyaları ve zamanı metaların ve sermayenin hür ve engelsiz hareketi için yeniden inşa eden ve düzenleyen neoliberalizm, kapitalizmin bu en eski rüyasının ete kemiğe bürünmüş halidir. Bunun içindir ‘yüce’ davaları. Geride, ticarete konu olmayan, alınır satılır olmayan hiçbir şey kalmayıncaya değin…

Burası, aynı zamanda mevcut iktidar aygıtının –İslami temellerde bir toplum kurma emellerini bile basit bir kenar süsü haline düşürerek–  tam üstüne oturduğu devasa çarktır. İşlerini yağmacılık, hırsızlık, talan ve üçkağıtçılıkla yürüten, emekçilerin kanını akıta akıta büyüyen, bir ölüm zamanının ürünü olan bütün o şirret inşaat ve maden şirketleri kompleksiyle.

Ne kadar vurgulansa yeridir: Sadece utanarak; hoyratça ve kalleşçe aşağılanmış varoluşumuzun en geri sığınağına çekilerek milim gerilemeyecek canavarca bir kötülük, karşımızdaki. Öyle görünüyor ki, bunlar iyi günlerimiz daha…