Anasayfa > Haftalık Yazılar > Şah Fırat Dolayısıyla Suriye Meselesi

Şah Fırat Dolayısıyla Suriye Meselesi

Barış Özkul

01 Mart 2015

“Şah Fırat Operasyonu”, Baudrillard’ın “Körfez Savaşı aslında yaşanmadı” tezini açık ara sollayan bir “zafer” olarak tarihe -daha doğrusu coğrafyaya- geçti. Ama Türk devleti bununla yetinmedi. Kendine ait olmayan bir toprağa kimsenin onayını almadan yeni bir türbe dikmeye koyuldu. 17-25 Aralık’tan sonra memlekette hukukun kuşa döndüğünü biliyoruz. Şimdi de dış politika, uluslararası hukuk ve angajman kurallarını istediği gibi çiğneyen, başına buyruk bir pragmatizme emanet ediliyor; Suriye konusunda iyice ayyuka çıkan bir pragmatizm.

Hükümetin Suriye politikasına yöneltilen eleştirileri bilaistisna “Katil Esad’ı destekliyorsunuz” lakırdısıyla karşılayan boy boy, renk renk yazar var Türk basınında.

Esad’ın katil olduğu muhakkak. Suriye’deki iç savaşın baş sorumlusu ve uzun vadeli nedeni de o. Son on yılda olanlar, Baas rejimlerinin bundan böyle Ortadoğu’da kolay kolay tutunamayacağını gösterdi. Ama AKP’nin Ortadoğu’da arzuladığı yeni düzen de Tayyip Erdoğan’a bağlı eyalet valileri (Irak, Suriye ve Mısır valileri) tarafından yönetilen bir Sûnni-İslâm federasyonu. O federasyonda kimlerin olacağı belli: Seyyide Zeynep’e hacca giden İranlı Şiileri kaçırıp öldüren ÖSO’dan El Nusra’ya mezhepçi/Selefî örgütler. Esad'ın katilliği böyle bir Ortadoğu tahayyülü çerçevesinde dert ediliyor; evrensel bir hassasiyet adına değil.

Esad katil, peki, Ankara’da el üstünde tutulan El-Beşir ne? Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin insanlığa karşı suçlar kapsamında tutuklama kararı çıkarttığı El-Beşir, burada kalbî duygularla karşılanmadı mı? Zulüm gören Sûnni olduğunda vaveyla kopartıp tersi durumda “Gazze ile Darfur’u karıştırmamak lazım” demek, şapka çıkartılacak bir ahlaki duruş.

Erdoğan’ın hilafına görüş beyan eden herkesi ya “paralelci” ya “darbeci” ilan eden yeni Türkiye’nin herhangi bir meselede ilkelere ve değerlere dayalı bir tutarlılık beklentisi yok; Suriye meselesinde de durum farklı değil. AKP, yeni Türkiye’de toplumun devletin peşine takılmasıyla övünüyor. Böyle bir değer erozyonuyla takılsa ne olur, takılmasa ne olur?

***

Öbür tarafta, iktidarı ısrarla Suriyeli sığınmacılar üstünden eleştirmeye devam eden bir muhalefet var.

Suriyeli sığınmacıların Türkiye’ye intibakı sorunu, şimdiye kadar palyatif çözümlere ve hayırseverlik gösterilerine havale edildi. 2014 Antep mitinginde, “bu kalıcı bir durum değil, evlerine dönecekler” sözü veren Erdoğan; “Suriyeliler haksız rekabete yol açıyor, kurallara uymalılar” ihtarı çeken Fatma Şahin; sığınmacılara Türk misafirperverliğinin sınırlarını hatırlatan saldırılar karşısında hiç oralı olmayan AKP’li yetkililer belli ki şimdilik yapısal bir çözümden yana değil.

Ama bir de Suriyelilerin kabulünün baştan yanlış olduğunu düşünen, CHP-MHP seçmeni ağırlıklı, seküler-milliyetçi bir kesim var. Huysuzlukları, Arap halklarına besledikleri zaptedilemez ırkçı duygulardan ileri geliyor. Türk folklorunda “Ne Şam’ın şekeri…” diye başlayan tekerlemelerle ifade edilen tarihsel duygular.

Patrisyen ve popüler versiyonları ile Kemalizm, Araplardan hazzetmez. Bu, öyle Suriyeli sığınmacılarla başlayan bir hissiyat da değil. Kemalist cumhuriyet, uzun süre, Mekke Şerifi Hüseyin ve ihanet temasını işledi. Yakın tarihte henüz Suriye meselesi ortada yokken, Adalar’ı ziyaret eden Arap turistlerden yaka silken “Cumhuriyet aydınlarının” şikâyetlerini dinlerdik İstanbul’da.

Suriyeli sığınmacılar geldiğinden beri, daha seyreltilmiş bir ırkçılık dolaşımda. Bu zorunlu birliktelikten duyulan hoşnutsuzluk, “biz de arkadaşlarla Suriyeli bir aileye yardım ediyoruz ama uluslararası politika başka bir şeydir, keşke orada kalsalardı” laflarıyla dile getiriliyor. Bu hayırsever merhametin altında sınıfsal bir ırkçılık ve zor durumda olduğunu bildiklerinle iyi geçinmenin verdiği üstünlük duygusu var.

AKP öyle, muhalefetin bir kısmı böyle. Memleket siyaseti Suriye konusunda menfaat ve fayda etiğine, reel-politik hesapların (“makro-siyaset” mi demeli?) soğuk ve metalik mantığına teslim olmuş durumda. İnsanî meselelere böyle bakmak, bütün dünyada sağcılığın alamet-i farikasıdır. Türkiye’de ise bir yerlerden hemen bir uluslararası ilişkiler-jeopolitik uzmanı bulunup, “uluslararası siyasette menfaatlerin esas olduğu” öğretilir.