Anasayfa > Haftalık Yazılar > Ben Senin Yaşındayken...

Ben Senin Yaşındayken...

Metin Solmaz

01 Nisan 2015

Artık şehirlerde 20’lerindeki neredeyse herkes ailesiyle yaşıyor ve ekonomik özgürlüğünü vakitlice eline al(a)mıyor. “Kalın kalın” kitaplar okumuyor ama dünyada ne olup bittiğinden haberdar. Kendi başına kalsa pek çoğu temel ihtiyaçlarını görmekten aciz ama neredeyse oturmuş politik görüşlere sahip. Aslanlar gibi direnebiliyor, korku duvarlarını aşıyor ama kendisinden önceki kuşaklar gibi “bu yola” baş koymuyor. İmkânsızın peşinde koşmuyor, iktidarı devirmeye değil ona hiza vermeye çalışıyor. Kendisinden önceki kuşakların, siyasete, günlük hayata ve örneğin “bu vatanın nasıl kurtarıldığına” dair kaprislerini öyle bir yok sayıyor ki hükmü kalmıyor. Bizler yeni yetmeyken sokakta pankartı bırakana kötü gözle bakardık. Şimdikiler “bira içmek için” barikat terk edebiliyor. Tabii bizler pankartları ancak birbirimize okutabiliyorduk. Yeni yetmelerin her durumda daha fazla işe yaradığı kesin.

Ben işin büyüme kısmındayım. Nasıl oluyor da Batı’da şunun şurasında 19. yy.’da kendi parasını kazanma yaşı 7 iken bugün 30’a dayanmış durumda? Tamam kapitalizme dair cevaplarım var benim de. Ama kâfi mi bunlar? Bu yeni yetmeler başka bir açıdan bakılınca da kendisinden önceki kuşaklardan daha politik, analitik ve özgüven sahibi değil mi?

Olay büyüme konusunun biyolojik olmaktan çok kültürel olmasıyla ilgili sanırım.

Geçen hafta ABD’de 4 yaşında bir çocuk, hem de gece vakti belediye otobüsüne binmiş ve hayret içindeki yolculara ve şoföre de “ne var yahu içecek bir şeyler almaya gidiyorum” gibi bir cevap vermiş. Çocuk bunu daha önce de yapmış gibi duruyormuş. ABD’de herkes bunu konuşuyormuş.

Annem 17 yaşındayken gittiği Sivas’ın bir köyünde hem de nelerle başa çıkarak uzun zaman öğretmenlik yapmış. Elektrik yok, telefon yok, yanında kimse yok, üstelik bir de belalısı var: Devletin tek temsilcisiyken annemin gelmesine bozulup ona sürekli kötülük yapan kıskanç bir ebe...  

Bugün 17 yaşında bir kadın (yahut erkek) kendi başına yolculuk yaparak Sivas’ın bir köyünde bir hafta geçirebilir mi tartışılır.

Annemin kuşağı epey erken büyümüş. Bizim kuşağımız da fena değildi. Ben Ankara’nın banliyösündeki evimizde 7 yaşındayken okuldan geldiğimde annemin hazırladığı sobayı yakar, yemeğimi ısıtıp yedikten sonra sofrayı toplar, boynuma ipe bağlı anahtarımı asıp sokağa oynamaya çıkardım. Şimdi 7 yaşında çocukların güzel çatal kaşık kullanması övünç meselesi olabiliyor.

Dozu arttıralım. Hem de bugüne gelerek. Bir Kırgız arkadaşım var, Salkınay. Bir yıla yakındır 3,5 yaşındaki kızıyla beraber Türkiye’de yaşıyorlar. Güzel kızı Damelia’ya 1 yaşından 2,5 yaşına kadar (tam 1,5 yıl) kardeşinin çocuğu bakmış. Buraya kadar normal görünüyor. Kardeşinin çocuğu 5,5 yaşındaymış. Çocuğun altını değiştirmek, üstünü değiştirmek, doyurmak oynamak güvenliğini sağlamak. Bütün bu işleri mükemmelen yapmış. Salkınay Türkiye’ye göçerken bebek bakıcılığı görevi bittiğinde kendisi de artık İlkokul yaşına ulaşmış. Salkınay şöyle yorumluyor durumu: “Sizin çocuklar gibi değil ki bizimkiler. Sizinkiler çok şımarık.”

Hakikaten kızı Damelia, “bizimkilere” göre erken büyümüş börek gibi bir kız çocuğu. Lakin Salkınay “Bu da bir şey mi” deyip kendisinin de tasvip etmediği, benim yüreğimi ağzıma getiren bir olay daha anlattı: Arkadaşları olan bir çift, 1,5 yaşındaki çocuklarını tam bir sene boyunca her çalışma günü, çalışma saatleri boyunca yalnız bırakmışlar. Evde güvenli alan hazırlayıp, bir sehpaya çocuğun yiyeceklerini koyuyorlarmış. Uykusunu ona göre ayarlıyorlarmış. Bunlar gittikten sonra 4 saat kadar uyuyormuş çocuk. Kalkınca da yemeğini yiyor oyuncaklarıyla oynuyormuş. Kakasını çişini bezine yapıyor, bütün günü yalnız geçiriyormuş. Çocuk altı aylıktan beri çatal kaşık kullanabiliyormuş bu yüzden yemesi içmesi sorun olmuyormuş. Şimdi de gayet normal ve akıllı bir delikanlı olmuş.

Biraz kitap kurcalayınca insan şöyle bilgilere ulaşıyor: “Kırgızlarda üç yaşında bir çocuk ata binmeyi öğrenmiştir bile; altı yaşındaysa, bir deve sürüsünün başına geçebilir.” Böyle yüzlerce çarpıcı örnek sayılabilir.

Şehir hayatından doğal hayata, taşraya gidildikçe çocukta yaratıcılığın, zekânın, analitik düşüncenin yani muhakeme yeteneğinin arttığı ve çocukların erkenden büyüdüğü kesin. Lakin aynı şekilde gelişimin erkenden durması da madalyonun öbür yüzü.

İdeali hepsini karıştırmak. Yani çocukların erkenden sorumluluk aldığı, çocukların ve hepimizin sadece “yaptığı işi bitirmek üzere” çalıştığı ve herkesin birbirinin çocuğuna baktığı, herkesin birbirine baktığı, bu sayede kimsenin hiç bir zaman sadece kendisine bakmak zorunda kalmadığı bir hayat en güzeli hiç kuşkusuz. O vakte kadar bu büyümek konusunda ahkam keserken dikkatli olmalı. Hele “ben senin yaşındayken o hoo” edebiyatı epey havada kalabilir. Bir kere ortalama ömür uzadığı için yeni yetmelerin yetişkin ve elden ayaktan düşmeden geçirecekleri zaman açısından daha şanslı olduğu kesin. Eh, hayatlarını da eski kuşaklar kadar acayip mesleki ve milli sorumluluklara adamayacakları da görünüyor.

Son olarak: Yeni yetmeleri bilgi ve yaratıcılık açısından küçümseyenleri de çok haksız buluyorum. Tamam hiçbiri Bekir Yıldız’ı duymamıştır ama 10 yaşında bir ortalama şehirli çocuğun, ondan çok daha erken büyümüş, çok daha erken sorumluluk almış 60 yaşında ortalama bir şehirli yetişkinden daha fazla kitabî şey bildiğine, daha güzel kompozisyon yazabildiğine ve tasarım melekelerinin açık ara daha gelişkin olduğuna ben neredeyse eminim.