Uyanınca

Derviş Aydın Akkoç

31 Mayıs 2015

Tek bir günde, hatta tek bir saatte kaç farklı duygu yaşarız? Epey fazla olsa gerek. Gelgelelim esas olan her durumda başlangıç duygusudur: Nasıl başlanırsa öyle devam eder. Önce gelen duygu sonradan gelecek duyguları haber verir. Sözgelimi kimi sabahlar bir intihar duygusuyla uyanılır. Kim uyanmamıştır ki böylesi uykulardan? Gözkapaklarımız açılmasın, yarı uykulu bakışlarımız mekânı seçmesin, kâbus da olsa yarım kalan rüyalar sürüp gitsin isteriz. Yataktan kalkıp da gece oracıkta bırakılmış hayat parçalarını, misal sandalyeye asılı bir gömleği yahut kanepenin üzerine serili ütülenmiş bir eteği, yarısına kadar dolmuş bir küllüğü, az ötedeki çay bardağını, bitirilemeyen bir romanın kapağını, kısacası hanenin duvarları içindeki “eşyaları” fark etmek, insana tuhaf bir acı verir, hayat bu donmuş haliyle insanın midesine bir külçe gibi oturur sanki.  

Yıllardır hep aynı ritüellerle devinen bir hayatı sürdürmenin ne anlamı vardır sorusu, zihnin kapılarına daha yataktan doğrulmadan vurmuş; eldeki anlamlar uykuyla uyanıklık arasında dağılıp gitmiştir. Ne var ki, intihar etmeyiz, çünkü fikri değil, duygusu gelmiştir intiharın. Bu ikisi farklı şeylerdir. Diğer duygularda olduğu gibi intihar duygusunda da, duygu fikrini, fikir de duygusunu arar. Sabahları gelen intihar duygusu, günün diğer vakitlerinde gelen intihar duygularından –herhangi bir duygunun zamana, mekâna ve eşyaya göre tezahürleri çeşitlilik arz eder- farklı kimyalara sahiptir. Bir önceki günün sabaha katlanarak devreden yorgunluğu, nadasa çekilememiş bedeninin içsel sinyalleri neden oluyordur sanki bu tekinsiz duyguya. Ya da belki de söze veya sese kavuşmamış, zihnin menzilinden taşan gizli bir tepkime: Kaslarımız açılmamış, sinirlerimiz gevşememiş; sırtımızdaki, boynumuzdaki, bacaklarımızdaki sızılarımız yatışmamıştır. Sahip olduğumuz yegâne silahımız, yani fasılasızca yıpranan bedenlerimiz türlü düşüncelerden, değerlerden, anlamlardan, dilden bile bağımsız olarak, içinde bulunduğu duruma tepki göstermektedir.

Sabahları çöken intihar duygusunda, dünyanın artık olduğu haliyle sürmemesi gerektiğine yönelik kimi örtülü işaretler vardır. Bilen bilir, bu gibi sabahlarda dünya hepten ağırdır: Gönülsüzce kalkıp el yüz yıkamalar, üst baş giyinmeler, bir iki lokma bir şeyler atıştırmalar, konuşmamalar, homurdanmalar, somurtmalar, açılmamalar. Bu ruh halinde, varoluşu kasıp kavuran “neden” sorusu, cevap beklemeksizin tüm yüküyle varlığa musallat olmuştur. Zaman da bu ağırlığa uygun olarak plastik bir hal alır: İlerliyor mudur, esneyip uzuyor mudur, belli değildir.

Hayat ağırdan alarak yaşanmaz ama. Kapitalizm zamanın taksimi ve hızlı kullanımı üzerine kurulu bir düzendir. Tik tak ilerleyen zaman, intihar duygusuna galebe çalar, onu öteler, derken zihin nasıl oluyorsa açılır, yürekteki o kanlı şişmeler de giderek söner. Tempo ve ritim ön plana çıkar. Uyku kuvvetini yitirmiş, gündelik hayatın kanıksanmış zorunlulukları kendini dayatmıştır. Maddi hayatın sürdürülmesine payanda olan ilişkiler ağından kaçma duygusu olarak intihar duygusu geri çekilir. Dünyayı onu ağırdan alarak protesto etme, zamana bir süreliğine de olsa kafa tutma faslı kapanır: Aynalara bakılır, allıklar morluklar sürülür, dişler fırçalanır, tene –“et” diyesim geliyor!- kokular sürülür, saçlara çeki düzen verilir, uykudan çarpılmış façalar toparlanmaya çalışılır. Öyle ya, az sonra evden ayrılacak, insan içine karışılacak, sokağa çıkılacaktır.

Kapitalizm dört başı mamur bir unutma, daha doğrusu unutturma rejimidir. Gün içinde kişiye yapışan duyguları siler ve yeniden yazar. Sabahları gelen intihar duygusu da bin marifetle silinir: Alacalı tabelaların, kredi kartlarının, otobüs duraklarının, gazete manşetlerinin, el ilanlarının, seçim şarkılarının, banka kuyruklarının, okul sıralarının, taksitli satışların, mağazaların, ofis masalarının, makine başlarının, elektrik faturalarının duyguları başlar; dağınık, kışkırtıcı, düzensiz.

Hal böyle olsa da, yani duygular bulamaca dönüşse de, “her sabah bir intihardır çıkışlarım / dünyada” diye bir şey de vardır. Duygu “uyanışa” değil, evden “çıkışa” havale edilmiştir. Bir duyguda ısrar ederek onu tersine bükmek, “her sabah bir hayattır çıkışlarım / dünyada”  diye çabalamak... Bence bir özlemdir bu, hayatın paldır küldür akışından öteye uzanan bir özlem: Uyanınca ölmemek için, tarifsizce yaşamak için bir çırpınma belki, ne kadar çaresiz olsa da…