Anasayfa > Haftalık Yazılar > Çadır Tiyatrosuna Karşı Karnaval Siyaseti

Çadır Tiyatrosuna Karşı Karnaval Siyaseti

Evren Balta

02 Haziran 2015

Törenler iktidarın bir dolayımı değil, iktidarın hedefi ve kendisi değil midir? İktidarı çıplak haliyle gördüğünüz, onun sizden ne beklediğini ve sizi nasıl görmek istediğini anladığınız birer performans değil midir? Törenler iktidarın kurulduğu ve devam ettirildiği mekânlar değil midir?

Öyleyse bu haftasonu Yenikapı’da “iktidarın” töreni vardı.

İstanbul'un fethinin 562. yılı dolayısıyla düzenlenen Fetih Şöleni hemen her şeyiyle “bugüne kadarki en büyük” tören olma iddiasına sahipti.

Törende 100 metreye 18 metre boyutlarıyla bugüne kadar Türkiye'de kurulan en büyük sahne yer aldı. Sahne, bugüne kadar hiç yapılmadığı bir biçimde 562 askerin hilal şeklinde dizilerek marşlarını çalabilmesine imkân verecek şekilde oluşturuldu. Sahnenin tam ortasına bugüne kadar hiçbir şölende kullanılmayan 500 metrekarelik özel bir LED ekran kuruldu. Cumhurbaşkanı Erdoğan ve Başbakan Davutoğlu'nun 100 kişi tarafından açılabilen 4 bin 709 metrekarelik posteri Guinness rekorları arasına girdi.

Bugüne kadar yapılmış en ihtişamlı törende bugüne kadar yapılmış en büyük siyasi lider posterini hazırlayarak Guinness rekorlar kitabına girmiş bir ülkenin vatandaşları olduk böylece.

Cumhurbaşkanı dev bir sahneden konuştu: “fetih nasıl bitmeyen bir süreç ise buna karşı mücadele de bitmeyen bir süreçtir” dedi. İstanbul sanki her gün fethediliyordu. Fetih’e karşı mücadele edenler her gün yeniden bozguna uğratılıyordu.

Bu büyük savaşta Türkiye tıpkı bu törendeki gibi güçlü olmalıydı. Gücünü artık New York Times falan gibi “paçavralar” dışında pek de somut göstereni kalmayan bu düşmanlara karşı her gün yeniden ispatlamalıydı.

O dev sahnede “yaşatmak için güce talip olduğunu” açıkça söyleyen bir iktidar vardı.

Tıpkı eski günlerdeki gibi (öyle Osmanlı falan kadar eski değil) dört tarafı düşmanlarla çevrili, herkesin topraklarında ve gücünde gözü olduğu, kendi kendini yaşatmayı bilmeyenlerin yaşadığı bir ülkenin vatandaşı oluyorduk böylece.

Kimin yaşayabileceğine karar verebilmek için güç isteyenlerin ülkesinde!

***

Bu haftasonu aynı gün, neredeyse aynı saatlerde Kazlıçeşme’de İstanbul Valiliği’nin “2911 sayılı yasa kapsamında belirlenen gösteri alanlarından” olmadığı iddiasıyla önce yasakladığı, sonra izin verdiği HDP mitingi vardı.

Aynı gün neredeyse aynı saatlerde aynı otobüsün kapıları iki ayrı durağa değil sanki iki ayrı dünyaya açılıyordu.

Kazlıçeşme sıradan bir seçim mitingiydi. Mitingde büyük bir sahne yoktu. Açılması için 100 kişinin gerektiği lider posteri de yoktu. Mehter takımı gösterileri yoktu. Gökyüzünde uçaklar gösteri yapmadı. Dev ekranlar kurulmadı. Havai fişekler atılmadı. Miting Guinness rekorlar kitabına girmedi. Otobüsün öbür dünyaya açılan kapısından inenler düşman ilan edilmedi.   

O ihtişamsız sahnede, ihtişamsız kıyafetleriyle bir çift ellerini kaldırdı. Sokağa çıktığınızda görebileceğiniz herhangi birileri gibi.

Bu bir çift elin bu kadar etkileyici olmasının belki de en önemli sebebi insanın kulağına samimiyet fısıldayan ihtişamsızlığındaydı.

Hiçbir siyasi lidere biat etmemizin istenmediği, hiç kimsenin düşman ilan edilmediği, herkesin birlikte yaşamaya çağrıldığı bir ülkenin vatandaşlarıydık orada biz.

Bir törende değil, ele ele tutuşup halay çekilen bir karnavalın içindeydik.

***

Yenikapı ve Kazlıçeşme’den ekranlarımıza yansıyan görüntüler iki farklı gerçeklik, iki farklı dünya arasındaki bir çarpışmaydı.

Erdoğan eski dünyaya ait olduklarını iddia ettiği (ve o dünyaya gerçekten de ait olan) muhalifler karşısında hep kazandı. Bütün siyasi hattını rejimin yapıp ettiklerini ifşa etmek üzerinden kuran bir muhalefet karşısında hep kazandı. Keyfiliği hukuk haline getirmiş bir iktidar karşısında günde beş vakit artık hukuk devletinde yaşamıyoruz diyen ve başka bir şey de diyemeyen muhalefet karşısında hep kazandı. Kendisi geçmişte aynı suçları işlediği halde kendi geçmişiyle hiç yüzleşmeden muhalefet eden bir siyasi hat karşısında hep kazandı. Agresif üslûbunun kötü bir defansif kopyası haline gelenler karşısında hep kazandı.

Siyasetin akıl yürütme ve rasyonellik olduğu kadar (ve hatta ondan daha fazla) fantezi ve arzu olduğu bir dünyada Erdoğan hep kazandı, çünkü karşısında farklı bir gerçeklik ve farklı bir dünyanın mümkün olduğunu gösteren bir muhalefet yoktu.

Eğer bütün siyasetçiler birbirinden daha kötüyse, neden en ilginç olanına, en çok bağıranına, en fazla özgüvenli görünenine oy vermeyecektik ki? Zaten bütün siyasetçiler yolsuzluk yapıyorsa, zaten hepsi yalan söylüyorsa, neden bunu en “açıktan” yapanına oy vermeyecektik ki? Erdoğan’a oy verenler Erdoğan’ın vaat ettiklerine oy verdiler. Erdoğan istikrar vaat ediyordu; koalisyon hükümetlerinden kurtulmayı vaat ediyordu; ekonomik büyüme ile güçlü bir Türkiye vaat ediyordu.

Ama vaatlerinden daha önemlisi, Erdoğan’ın bir hikâyesi vardı. Kahramanlık masallarından, tarih ders kitaplarından, Hollywood filmlerinden bildiğimiz çok tanıdık bir hikâye. Bu ülke için neyin yanlış gittiğini anlatıyordu: asker diyordu, vesayet diyordu, kenara itilmişlerden bahsediyordu. Üstelik bütün bu yanlış gidenlere bir çözümü vardı: sivilleşme diyordu, demokrasiden bahsediyordu, kenara itilenlerin merkeze gelmesinden bahsediyordu. Üstelik sadece kendisinin ama sadece kendisinin bu hikâyenin kahramanı olduğunu söylüyordu. Ülkeyi 1923’den beri uyuduğu uykusundan uyandıracak olan beyaz atlı prensimiz oydu. Sorun, çözüm ve bir kahraman! Siyaset fantezi ve arzuların dünyası ise, böylesi bir hikâyeden daha çekici ne olabilirdi ki?

Zaman içinde hikâyenin kötü karakterleri birer birer ortadan kalktılar. Artık sorun yoktu. Üstelik hikâyenin mağdurları fail olmuşlardı. Kurgusu çözülen, kahramanları yozlaşan hikâyenin inandırıcılığı artık “gerçeklikten” değil milliyetçi reflekslerden, ahlaki kaygılardan, içimize işlemiş korkulardan devşirilmeye çalışılıyordu. Düşman kâh faiz lobisi, kâh New York Times, kâh paralel çete oluyordu.

Hikâyenin inandırıcılığı azaldıkça, öfkenin çapına paralel olarak törenlerin çapı da büyüdü.  

***

Mikhail Bakhtin karnavalın insanlar tarafından izlenen bir gösteri olmadığını, insanların içinde yaşadığı, kendilerini ifade edebildiği, eşitlikçi bir form olduğunu söyler. Karnaval bir izleyici için sahnelenmiş bir sirk ya da izleyicileri sadece onay vermeye çağıran bir tören değildir. Karnaval bildiğimiz dünyanın kısa bir süreliğine tepetaklak olduğu, bu dünyada başka bir dünyanın mümkün olduğunu gösteren bir başka dünyadır.  Var olan gerçekliğin dışında bir mekândır.

Karnavalın gerçekliği, törenin gerçekliğini alt üst edebilecek, onu yerinden çıkarabilecek yegane güçtür.

Kazlıçeşme’nin yüreklerimize iyi gelmesinin nedeni bizi bir sirke değil, bir karnavala çağırıyor olmasında!

Tadı damağımızda kalan bir karnavala...