Anasayfa > Haftalık Yazılar > Akıl Akıl...

Akıl Akıl...

Kerem Ünüvar

03 Haziran 2015

Zaman mı hızlandı? Tabii sosyal medya falan, mutlaka bunlar da… Eskiden laflar bu kadar çok iğdiş ediliyor muydu; bazı kavramlar, tanımlar ağızlarda sakız, ellerde maymun oluyor muydu acaba bu kadar kolay, bu kadar çabuk? E, kavramlar, tanımlar güzel, janjanlı ne de olsa… “onun rölasyonları var” demek dururken “tanıdıkları var” demek banal kaçıyor, çok gundi… Biz birbirimizin ümüğünü sıkmadan niye yaşayamıyoruz, bunun gerisindeki travmalar konusunda ne zaman konuşulacak falan diye safiyane sormak yerine akıl tutulması deyip sıyrılıyoruz. Kimin ne bağlamda söylediğinin çok bir anlamı da yok, telif hakkı da yok… Senin söylediğin yalana takılan kuyruklar başarılı bir propaganda tekniği olarak tanımlanıyor, ötekinin dile getirdiği gerçekler algı operasyonu… ne gam!

Kullanılan, seçilen ve özenle iğdiş edilen kavramlar arasında “akıl”la ilgili olanların sayısı bir hayli fazla… “Akıl tutulması”, “üst akıl”… “akıllı ol”a kadar gidiyor, aklımız alınıyor. Yıllardır merkez sağ ya da  muhafazakâr siyasi hareketlerin bilimle, modern akıl’la ilişkileri sorgulanmıştır; inanç eksenli bir siyaset yapmaları ve inanç dünyasıyla sınırlı propaganda yöntemlerine müracaat etmeleri eleştirilmiştir, kimi zaman alay konusu edilmiştir; pre-modern bir çarıklı erkanı harp olarak nitelendirilmiştir bu propaganda taktiklerinin teknisyenleri, politikacıları; elbette o cenahtan “modern”lere karşı bu nedenle yükselmiş tepkiyi anlamak, algılamak da mümkün. Sağ siyasetlerin de modern propaganda tekniklerini kullanması, siyaset araçlarını modern olanlar arasından seçmesi hayret verici geliyor muarızlarına, üstelik buradan elde ettikleri siyasi başarı da cabası… Ancak daha evvel modernlerin başına geldiği gibi şimdi de yeni-modern-sağ-siyasetler başlarına gelen bir belayla uğraşıyorlar. Nasıl alafranga züppe tipi olur olmaz Fransızca kelimeleri cümlelerinin arasına boca ettiği için alay konusu edilmişse, çarpık modernliğin simgesi, arada kalmışlığın, taklitçiliğin somut örneği haline gelmişse yeni yeni bu işlere, kavram ve kelime dağarcığına aşina olanların da başına benzer talihsizlikler geliyor. Alafranga züppeler yerlerini alaturka züppelere bırakıyorlar.

Garibim Horkheimer, modern akılla insanlığın kendini içine attığı cenderenin, en ufak eleştirel mesafe tanımayan akıl tapıncının insanları nasıl bir felakete sürüklediğini izah etmek için akıl tutulması lafını etmişti; yani modern zihniyetin kendisini nasıl otoriter, acımasız, soykırımcı bir pratiğe mahkûm ettiğini anlatıyordu; illa insan türü için değil doğayla kurduğumuz ilişki açısından da soykırımcı bir pratiktir bu; başka canlıların, türlerin hayat hakkını elinden alma hakkını verir insanın eline ve insan korkunç bir yok ediciye dönüşür. Evet modernizmin kara ufkudur orası, kendi aklımızla yarattığımız, geliştirdiğimiz, daha da geliştireceğimiz ve aklımızla engelleyemediğimiz, daha vahimi aklımızla fark bile etmediğimiz bir çizgiyi geçmişizdir. Horkheimer o dehşetle etmişti bu akıl tutulması lafını… Mesela ormanları yok etmekten sokak hayvanlarıyla ilişkiye, nükleer santral inşasından doğal dokuyu yok eden yeni şehirlere, açılan yollara, yollara salınan araba sayılarına dair edebilirdik bu lafı belki; kendi memleketimizde kendi aklımızla kendimize yaptığımız eziyetin nişanesi olarak… Dolayısıyla bir kitleyi eğitimden medyasına kışkırtıp, ilkel güdülerine oynayarak başka bir kitleyi, topluluğu linç etmeye götüren süreç karşısında henüz akıl’la ilgili konuşacak bir noktada değiliz, o halde kendi tasarladığımız ve yaşanmasına seyirci kaldığımız çeşitli hesaplara akıl tutulması adını verip, çok ciddi bir laf etmişiz havasına girmenin bir manası yok, çözdüğü bir sorun da yok. Aman olsun, bir süre de bununla idare ederiz demek dışında…

Aynı şekilde bu memlekette pek sevilen, bugün hala yüzlerce örneğine rastladığımız komplo teorilerinin de, üst-akıl kavramlaştırmasına havale edilerek vulgerizasyonu ya da popülarizasyonu da akıl tutulması tespitiyle aynı derecede manidar. Var diye, çok ciddi görünüyor diye dillere pelesenk ediliyor. Genel olarak bir ülke ya da o ülkedeki bir odağı kastederek kullanılıyor bu aralar. Bir fesat kurulduğu zaten veri diye kabul ediliyor; dolayısıyla o fesadın içinde birileri var mutlaka. Bak şunlar şunlar oldu diye ilgili ilgisiz olaylar birbirine bağlanıyor. Bu arada kendi yaptığımız yanlış bir iş, bir hata zaten söz konusu değil! Bizim aklımızdan daha gelişkin olduğunu, çeşitli hesap varyasyonlarını kullanabildiğini de tam söylemek istemiyoruz; niye biz aptal mıyız? O halde üstün değil ama bir üst-akıl olmalı. Bizle üstünlük yarışına zaten giremez ama fesadın içindeki muarızımızın aklı da yetmeyeceği için asıl ondan üstte, yukarda olması gereken bir akıl bu. Görünen muarız illa aptal olmalı, asıl perde arkasındakinin aklı devreye girmeli… Hooop oradan bağlanıyoruz “tele-kinezi yöntemiyle suikast” girişimine… Böyle bir çerçeve çizildiğinde hangi akıl, hangi modern siyaset aracının devrede olduğu düşünülebilir ki? Ama var işte, edildi bu laf, kimse de sen ne diyorsun diye sormadı sahibine… Dalga geçmek için dahi ele alınmadı zira… Fesat teorisi devreye girdiğinde hep böyle orbitaller düzeyinde bir diyalog işliyor.

Kimbilir belki yarın belki bir hafta sonra… bu çaya çorbaya akıl lafları silinir gider. Orbitaller düzeyinde değil gerçek diyaloglar içinde birbirimize derdimizi anlatabiliriz, gerçek dertlerimizi çözmek için ortak aklı devreye sokarız. Belki o zaman garibim Horkheimer da mezarında dönüp durmaktan kurtulur!