Belki...

Derviş Aydın Akkoç

28 Haziran 2015

                                                                                                                                    Yusuf Demirciye, dostlukla...

Bir fikre ihtiyacımız var, arzu yahut isteğe değil. Arzuların ve isteklerin de içinde kendilerini ifade edebileceği bir fikir; fazla aşındırılmamış, zedelenmemiş, hatta eşyayla ilişkisi kesilmiş, maddesindeki enerjiyi boşaltmış, zamanın sınırlarını geride bırakmış, ufuk çizgisinde dağılan ama bir yerde mutlaka yeniden toplanacağı hissini veren, sıcak ve güvenli, soğuk ve atak, hiç terk etmeyen, sadece bir süreliğine yalnız bırakan, sesini hep duyuran, yağmur damlalarıyla yüzünü yıkayan, rüzgârlarla kokusunu taşıyan, sonsuz ağaçlardaki muhteşem kırışıklıklarda konaklayan, çevik sincap bakışlarında dinlenen, buzlu sular kadar serin, uçurumlar kadar duyarsız, çoğalmak gibi, doludizgin, kendiliğinden hoyrat, zorunluluktan merhametli, insandaki karanlık tutkuları ve sancılı çatışmaları çözüme bağlayan, düşle gerçekliği kaynaştıran, ölümü ve hayatı uzlaştıran, sıradan olandaki korkunç cazibeyi gözler önüne seren, daha önceki bütün fikirlerin, kilise çanlarının, ezanların, tapınak tıngırtılarının, uygun adım marşların sesini soluğunu kesen, atların kişnemesi gibi adeta, nakit paralar çağını kapatan, koşulsuz hakimiyetini herkese gerçek bir gönüllülükle kabul ettiren, ama gücünü yaşayanlar üzerinde uygulama gereği duymayan, sefil özlemlerine gömülmüş zavallı insanların daha fazla güç için çırpınmalarını, birbirlerini parçalamalarını durduran, olmuş, olmakta olan ve olacak olan tüm “değerlerin” kaynağında kendi cevherinin parıldadığını yıpranmış zihinlere kanıksatan, bin yıllanmış tartışmaları sona erdiren, kanaat döküntülerini silip süpüren, hakikat lafına gerek duymayan, sessizliğiyle konuşan, adını gizleyen, mucizelerini bilhassa akşam kızıllıklarında raks ettiren, süzülüp uçan kuşlara, zehirli zehirsiz böceklere, aç kurtlara, mutlak yalnızlığa gömülen ihtiyar aslanlara, kıvrılıp sürünen zeki yılanlara, kuvvetli su aygırlarına, duygulu fillere, balinalara ve köpekbalıklarına, rahimlerdeki pıhtılara, sıçrayıp eğleşen keçilere, canlı hayatı sürdürenlere, savruk dağınık kentlerde çalışıp didinenlere, ölenlere, hayatta kalanlara, sövenlere, şairlere, politikacılara, alkoliklere, tiyatro oyuncularına, esrarkeşlere, tımarhane kaçkınlarına, din alimlerine, yazarlara ve okurlara, kadınlara ve erkeklere, aşk diyerek ortalığa düşenlere, dertlilere ve kederlilere, zalimlere ve mazlumlara, yönetenlere ve yönetilenlere, dağ taş dahil cümle varlığa aynı sevgiyle ve gaddarlıkla tebessüm eden, sonsuz güzellikteki gülüşüyle bedenleri cezbeden, kalpleri ayağa kaldıran, aklın paslı zincirlerini kıran, çatlamış dudaklara özgürlük hissini damlatan, çözülüp parçalanmayan, sürekli yeniden doğan, çoğalan, hiçbir ölümlünün yüzündeki peçeyi aralayamadığı, olsa olsa ancak biraz dokunabildiği bir fikir; bizi şimdi durduğumuz lanetli mahzenlerden, köhne varoluş krizlerinden, bilginin kibrinden, ahlakın sahtekârlığından, iktidarın küstahlığından, politika törenlerinden, zenginliğin salaklığından, mezarlıkların dehşetinden kurtarıp harekete geçiren, yollara düşüren, o uğursuz elmayı bir kez daha ama başka ağızlarla yedirten, dişlerimizi kamaştıran, betimizi benzimi açan, kanıyla duygularımızı gençleştiren, mıknatısın etrafında uçuşan demir tozları gibi bizi kendi yörüngesine çeken, çağıran, varlığımızı kudretiyle olumlayan, bize o bir türlü gelmeyen kurtarıcı evet’i nihayet dedirten, arzunun önündeki taşları kaldırıp atan, katılıkları eriten, sınırları hallaç pamuğu gibi savuran, farklılıkları hareketin ateşinde yakıp kül eden, azgın-sapkın yahut ıslah edilmiş içgüdülerimizden, yaptığımız hazin davranışlarımızdan, iflah olmaz kabahatlerimizden ötürü bizi asla yargılamayan, alıcı kuşlara kızmayan, körpe kuzuya ayrıcalık tanımayan, aksine canlılığı anlayan, eylem denilen şeye şefkat gösteren, ve elbette efkarını salmasını da unutmayan bir fikir: Bataklıkta inci, karanlıkta ışık, çaresizlikte güç olan bir fikir... Geride bıraktığımız tarih enkazına, barbarlık abidelerine rağmen yaratabilir miyiz böylesi bir fikri? Belki gözkapaklarımızı keseriz, gerek kalmaz bunca uykuya...