Anasayfa > Haftalık Yazılar > Falcılar ve Kürt Sorunu

Falcılar ve Kürt Sorunu

Metin Solmaz

05 Ağustos 2015

70 milyon insanın iki gözü önünde iyi kötü yürüyen barış süreci bir hiç uğruna bitirildi. Şehit cenazeleri, hamile kadın cenazeleri, parçalanmış cesetler gelmeye başladı.

En az öldürmek kadar büyük bir ayıp daha sürüyor. Çocuk tecavüzcüsü alçak barbarlarla gönüllü savaşan, evini, akrabalarını koruyan YPG'lilerin cenazeleri 10 kusür gün Habur ve Mürşitpınar kapılarında keyfi olarak bekletildi. Düşünsenize birtakım ölüler kendi ülkelerine giremiyor.

Bir de komik bir penguenliğe dokunalım: Doğan Grubu, 1 günde başka bir telden çalmaya başladı.

Artık 1990’lardaki gibi sürekli kafası ezilen Özgür Gündem’den ibaret bir hayat yok halbuki. Fotoğraflar, haberler, videolar oradan kapatsalar buradan fışkırıyor.

Bütün memleket seyrediyor. Konu Kürt düşmanlığı olunca masa hemen kuruluyor. Silahsız Kürtler -neyse ki müthiş sabırlarını korumaya devam ediyor. (Yahu en azından “Bunlar AKP ile anlaştı” diyen o zibidilerin bir tanesinin olsun çıkıp özür dilemesi gerekmiyor muydu?)

Taze HDP’liler, hani şu “elinde viski”li yahut “Cihangirli” jenerik sıfatları yapıştırılmaya çalışılan HDP’liler başta olmak üzere vicdan sahibi insanlarda, hatta neyse ki bir takım milliyetçide dahi samimi ve haklı bir hayret belirdi. Hayret, devletin yaptıklarına değil, insanlardaki sessizliğe.

Wilhelm Reich’ın meşhur sözünden devşirirsek, “açıklama isteyen, şaşırtıcı olan Kürtler'in küçücük bir kısmının ayaklanması değil, büyük bir kısmının ayaklanmamasıdır,” oysa. Memleketin dört bir yanında sivil direnişin feriştahını görmemiz gerekmiyor muydu? En azından “ey şanlı ordu ey şanlı asker” nümayişleri olmayaydı yahu.

Yaşadığımız dünyadaki acayipliklerin çoğu gibi AKP’ye yahut MHP’ye oy vermenin, keza kendine solcu, demokrat filan deyip de konu Kürtler olunca sessiz durmanın kötü kalplilikle, bilgisizlikle, aptallıkla değil irrasyonellikle açıklanabileceğini düşünüyorum. Bunun kahve telvelerinin yahut yıldızların karar vermede etkili olduğunu düşünmekten pek bir farkı yok. (Herkeste Yıldıray Oğur’daki yahut Halil Berktay’daki florasan ışığından girip kurbağanın sindirim sisteminden çıkarak son bilgiyi fısıldama yeteneği olmadığına göre) zekadan, yaratıcılıktan, izandan uzak üstelik tutarsız bu kadar davranışta bir inandırıcılık problemi olduğu kesin. Bu kadar saçmalığa aşkla bağlı yığınlar yahut ses etmeyenler, hepsi için birden “inanmak ama tam da inanmamak” faktörünün belirleyici olduğunu düşünüyorum.

Kimsenin “dıştan böyle görünüp içinde fırtınalar koptuğunu, uyumadan önce yorganın altında tomurcuk yaşlar döktüğünü” söylemiyorum. Rahibe Teresa’nın özünde ateist çıkması gibi bir durum yok yani.

Daha çok şöyle bir durum var: Bu “Marduk çarpacak, hayat bitecek” olayı ile bir proje vasıtasıyla yakından ilgilendim. Hatta o kadar yakından ilgilendim ki Meksika’da, Maya köylerinde Maya yerlileriyle günler geceler geçirdim. Tahmin edeceğiniz gibi Maya yerlilerinin umurunda değildi Maya takvimi. Çoğu duymamıştı bile.

Orada bir bölge vardı, kıyamete iman etmiş Batılılar oradan arazi satın alıyorlardı. Sanırım burada da Şirince’den alanlar olmuş. Ben bu insanlara rastladıkça önce bütün dünya yok olunca tapu dairesinin, devletlerin filan da kalmayacağını anlatmaya çalıştım. Dünya para verip oraları satın almak dışında bir yığın çözüm bulabileceklerini söyledim. “Haklısın yahu aslında” şakaları yaptılar. Ama arazi bakmaya devam ettiler. Keza kendime ciddi iş adamı ses tonunu bulup “kıyamet sonrasına yüksek faizli senet verin size borç bulayım” teşebbüslerim de bir miktar düşünüldükten sonra geçiştirildi. Borsa oynayanlar ellerindeki kağıtları satmayı dahi düşünmediler. Düşünsenize adam kıyamete inanıyor, kıyametin gününü biliyor, parası var ama borsa oynuyor.

Tam bu durum. Herkes farkında her şeyin. Ama bir fikir yerleşmiş bir kere. “İnanmak ama tam da inanmamak” faktörü dediğim bu.

Bu kadar saçmalık altında kendi kendime “Neyse ki Selahattin Demirtaş var” deyip duruyorum. Selocan nezaketini zerre yitirmeden o kadar inandırıcı, akıllı, kesin, vaktinde ve elbette rasyonel konuşuyor ki, insanın içine su serpiliyor. Kendisine atılan laflara cevabı anında yapıştırıyor. Ve laf sahibi konuyu değiştirmek durumunda kalıyor.

Neyse ki rakipleriyle Selocan arasında müthiş bir zeka, yaratıcılık, samimiyet ve cesaret farkı var. Komik bir bilgiyle bitireyim: Ben bu yazıyı yazarken başka bir vesileyle Konda/Yasemin Ağırdır’dan öğrendim ki, içki tercihlerinde viski oranı MHP seçmeninde HDP seçmeninin iki katıymış. Bahçeli’nin filan konuşurken bulduğu cümlenin afili görünmesi dışında bir kriteri var mı allasen?

Bizlere sabır, memlekete barış diliyorum.