Tımarhane

Derviş Aydın Akkoç

09 Ağustos 2015

                                                                  Emre Ergiyine, “gecesiz sarışın’a…

Dünyayı, temellerini iktidar ve otorite sahiplerinin, demek teologların, bilim adamlarının, filozofların, yasa koyucuların, politikacıların, peygamberlerin, mal mülk sahiplerinin attığı bir tımarhane olarak tahayyül etmek! Tımarhanenin esas mimarı, hayatı zapturapt altına alan; arzuları, tutkuları ve hatta içgüdüleri dahi canlı canlı kesip doğrayan akıldır tabii. Akıl söz konusu olduğunda tarih tek bir başat tımarhaneden değil, tımarhaneler çokluğundan söz eder. Tarihin en vasat tımarhanesi, kuşkusuz modern dünya denilen tımarhanedir. Göğünde çeşitli bayrakların dalgalandığı, topraklarının sınırlarla çevrelendiği, denizlerinin bile parsellendiği, içinde yaşayan insanların hukuk kurnazlıklarıyla tebaalaştırıldığı, iktisadi yapısından ötürü herkesin herkesle savaş halinde olduğu, farklı varoluşa sahip toplulukların muazzam bir nefret ve hınç birikimiyle birbirlerini kıyıp biçtiği, kaba saba bir savaş mantığının hüküm sürdüğü, politikanın temsil saçmalıklarında eriyip çözüldüğü, çalışma cehenneminin bedenlerin iflahını söktüğü, geniş bir kurumsal şebeke dahilinde işleyen bu tımarhane, vasat ve yüzeysel olduğu kadar tahammül edilmesi en zor olandır da.

Foucault “tımarhane” mecazını iktidar figürlerini açık ederek yerli yerine oturtmuştu: “Dünya yöneticileri doktorlar, halkları hastalar olan büyük bir tımarhanedir.” Hakikatin kristalleştiği bu tanımın arka yüzünde, koyu karanlık bir umutsuzluğun ışıdığını kim inkâr edebilir: Yaklaşık beş yüzyıllık bir geçmişi olan bu rezil tımarhaneden firar etmek, doktorlardan ve hastalardan kurtulmak, tedavi aletlerini, şırıngaları, elektrik kablolarını parçalamak, “normlar” öne süren aklın hilelerini ters köşeye yatırmak, bilgi ve iktidar arasındaki bağları sökmek, tımarhanenin kalın duvarlarını yıkıp geçmek neredeyse imkânsız. Yöneticilerinin akıl, yönetilenlerininse beden varlıkları olduğu bu ikiye yarılmış dünyanın acımasız kuralları, ahlaki ve etik ilkelerle yumuşatılabilir olsa da, ortadan kaldırılabilir bir mahiyete sahip değil. İcat edilen reçetelerin tımarhanenin duvarlarına bir tuğla daha koymanın dışında bir işlevi yok: Çatışmalarla hayat bulan reform girişimleri, berbat mezhep kavgaları, etnik kıyımlar, hukuksal tadilat çabaları, iç savaşlar, saldırmazlık antlaşmaları, sadece ama sadece devletler katında tasavvur edilebilen barış efsaneleri, bilmemne uluslararası sözleşmeleri… Foucault’nun tanımına sinmiş dipsiz umutsuzluk, tımarhaneyi işleten mekanizmanın yeniden yapılandırılması, el değiştirmesi ile değil, bu mekanizmanın durdurulmasıyla alakalıdır.  

“İlerleme,” “değişim,” “gelişme,” “evrim,” “devrim,” “parlamento,” “politik şiddet,” “kamusal alan,” “özel alan” gibi modern terimlerle düşünülen ve inşa edilen dünya iflas etmiştir. Toplama ve Gulag kampları pratiklerinin, soy biçme tekniklerinin, suçu yeniden imal eden hapishanelerin, savaş kararları alan parlamento binalarının, zorbalığı hukuken meşrulaştıran siyasal rejimlerin, diyalog-iletişim-müzakere yalanlarının, politik dilbazlıkların, dinsel yatıştırıcıların, halkların zavallılıklarının, seçim sandıklarının, okulların ve kışlaların tarihinin yarattığı kötücül netice: Mevcut dünya dışında bir başka dünya söz konusu değildir. Şayet yeni bir varoluşa dair herhangi bir umut parıltısı yakalanacaksa, bu kapkaranlık neticeyle yüzleşmek gerek. Olanaklı tek dünya şimdi içinde yaşadığımız dünyadır ve bu dünya da bir ucundan diğerine ateş almış vaziyettedir.

***

“Tımarhane” mecazına dönecek olursak: Şimdiye kadar ateş hep suyla söndürülmeye çalışılmıştır. Kitlesel çılgınlıkları azdırmaktan başka hiçbir şeye yaramamıştır bu da. Halkların ateşini ellerindeki musluk sularıyla söndürmek isteyen yöneticiler güruhu sinsi ve kurnazdır, ölümün ve hayatın bilgisine sahip oldukları iddiasındadırlar. Oysa kendi sebep oldukları tek bir ölümü dahi durdurma gücünden yoksundurlar, nitekim hiçbir ölüyü diriltemezler, öte dünya masallarını, şehitlik menkıbelerini dolaşıma sokmaktan başka yapacakları bir şey yok. Fakat ideoloji addedilen zehir de burada iş görüyor galiba: İnsanlar türlü çeşitli yollardan ikna ediliyor, ölmeye ve öldürülmeye ayarlı hale getiriliyorlar.

Sinirleri paramparça olmuş halkların -bireylerin de- ateşini söndürmek için yöneticilerden, yani doktorlardan medet ummak artık nafile. Modern tımarhane tepeden tırnağa bir fiyasko, bilimsel bir hata, siyasal bir enkaz, estetik bir garabettir. Bu fiyaskoyu, hatayı, enkazı ve garabeti yine modern tımarhaneye has ideolojilerle ıslah etmeye çabalamak iktidar isteminin tezahürüdür. Ateşin sönmesi için yöneticilerin musluk sularına değil, gerçek bir yağmura ihtiyaç var. Şiddetli bir yağmur tüm dertlerin, acıların, sızıların ilacı olabilir.

Hiç umulmadık bir anda Doğu’dan Batı’ya bir şimşek çakımı belirir belki, ardından bir sağanak patlar, gelmiş geçmiş bütün tımarhaneler kabaran sulara gömülür, yönetenlerin aklıyla zincirlenmiş bedenler özgürleşir; halklar kendilerine biçilmiş deli gömleklerini üzerlerinden sıyırıp atar, kendi akıllarını kılavuz edinirler ve elbette sessizliğe boğulmuş arzular, tutkular ve içgüdüler konuşmaya başlar…