Anasayfa > Haftalık Yazılar > Kürt Sorununda Naiflik Eleştirisi

Kürt Sorununda Naiflik Eleştirisi

Barış Özkul

13 Eylül 2015

Teleoloji, Marx’ın Hegel’in tarih felsefesini eleştirirken kullandığı kavramlardan biri. Türkçeye amaçsallık-ereksellik olarak çevrildi. Teleolojinin temelinde tarihte her şeyin şaşmaz bir neden-sonuç silsilesi içinde belirli bir amaca varmak üzere gerçekleştiği varsayımı yatar. Bir eylemin doğruluğu, sonucuna bakarak belirlenir. Siyaseti teleolojik bir muhakemeyle kavrarsanız, beş yıl sonra haksız çıkma ihtimalinizi göz önünde bulundurarak kritik noktalarda susma hakkınızı kullanırsınız. Tarih yanı başınızda akıp giderken her daim haklı olmanın kıvancını yaşarsınız. Teleolojiyi bir tür mistisizm olarak gören Marx, gerçek bir sol muhakemenin en sonda haklı veya haksız çıkmak, muzaffer veya mağlup olmak çekincesiyle değil öznenin kendi maddi koşullarıyla kurduğu ilişkinin ve somut durumlara verdiği tepkilerin radikal bir şekilde değişme potansiyeliyle ilgileneceğini belirtir. Böyle bakınca, tarihin varsayımsal amacından çok maddi koşullarla iç içe geçmiş öznel iradeler ve bunların değişim potansiyeli önemli görünür. Marksizm’in ütopyası bir kehanet değil bir görme biçimidir.

***

Teleolojik muhakeme, tarih felsefesiyle sınırlı kalmış bir düşünme biçimi değil. Güncel siyasette de izdüşümleri var. Bütün dünyada sağ ideolojinin leitmotiflerinden olan naiflik eleştirisi ona eşlik ediyor.

Yakın tarihten birkaç örnek: Anayasa Mahkemesi tarafından kapatılma tehlikesiyle karşılaşan bir partinin parlamentoda var olma hakkını naifçe desteklediysen, o partinin beş yıl sonra izlediği politikalardan sorumlusun demektir.

Yahut yıllardır kanayan yaranın kapanması için bir umut diyerek barış sürecini bir ucundan sahiplendiysen, “reel siyaset”in iç yüzünü bilmeyen, naif birisin demektir.

Naiflik eleştirisi birçok yerde ütopyasızlığa hapsolmuş bir hayalgücüne ve dipsiz bir politik karamsarlığa işarettir. Ama Türkiye’de külyutmaz bir politik stratejisyen olduğunuzun belirtisi sayılabilir.

***

Bugünlerde Kürdistan’daki savaşın durması için hem askerin hem PKK’nın silah bırakmasını isteyenlere soldan yöneltilen naiflik eleştirisinde de ateş hattından bildiren bir stratejisyen cevvalliği seziliyor. Olayların hararetinden dolayı meselelerin serinkanlılıkla tartışılmasını engelleyen siyasi atmosfer, barış adına gündeme müdahil olmak isteyenleri sustururken naiflik eleştirisinin taraftar toplamasını da kolaylaştırıyor.

Oysa mevcut durumda barış çağrısı yapmanın, sivil siyasette ısrar etmenin sadece ilkesel değil aktüel-politik bir değeri de var. Zira 7 Haziran'dan sonra Kürdistan’daki savaşı kimin niçin başlattığı konusunda AKP seçmeni dahil kimsenin tereddüdü yokken HDP’nin moral üstünlüğünü kaybedebileceği; uluslararasılaşma yoluna girmiş bir hareketin tekrar mahalli sınırlarına çekilebileceği bir sürecin önü açıldı. Bir tarafta Kürdistan’da sivil halk katledilirken (bu satırları yazdığım sırada Cizre’deki ölü sayısı 20’ye ulaşmıştı) diğer tarafta çorbacıya ateş açmak, yol kesip araç taramak gibi eylemleri olan bir örgüt var.

Çok kişi yazdı: Erdoğan’ın davranışlarının akli bir temeli yok. Erdoğan'ın zaten böyle bir iddiası da yok. Küçük hesapları var. Ama bunların toplum açısından maliyeti büyük. HDP’yi bitirmek için bir iç savaşı dahi göze alabileceğini gösterirken, bütün “açıksözlülüğüyle” bana 400 milletvekili verseydiniz bunlar olmazdı derken kendisinin ve partisinin siyasi ömrünü kısaltabilecek bir riski bertaraf etmeye çalışıyor.   

Risk, HDP’nin CHP’nin yerini alıp ana muhalefet partisi olması. Böyle bir durumda Türkiye siyasetinde bütün taşlar yerinden oynar. Erdoğan gerçek bir demokratik muhalefetle karşılaştığında devletin bütün imkânlarını kullanmasına rağmen çaresiz kaldığını gördü. HDP siyasete yeni bir anlayış yerleştirdiğinde AKP'nin varlık koşullarının değişeceğini anladı. Tam da bu yüzden 7 Haziran’dan önce 6-7 Ekim gibi can kaybına sebebiyet veren başka olaylar yaşandığı halde Türk devleti savaşı yeniden başlatmazken HDP’nin anketlerdeki yükselişi tahammül edilemez boyutlara ulaştığında bizzat Erdoğan’ın ağzından Kürt sorunu diye bir şeyin olmadığını işittik.

Hal böyleyken, PKK’nın 7 Haziran’dan sonra Kürt halkına özyönetim ve özerklik telkin etmesi, HDP’nin Türkiye’ye yayılan nüfuzunu kırmak için Erdoğan’ın arasa bulamayacağı cinsten bir fırsattı. Hem Erdoğan hem AKP medyası çözüm sürecinin en çok HDP’ye yaradığını; silahların sustuğu bir ortamda HDP'nin güçlendiğini defalarca kez itiraf ettiler ("kadir kıymet bilmezlik"ten yakındılar).

O halde, 7 Haziran’dan önce HDP bürolarına yapılan onca saldırıya rağmen ateşkesi sürdüren PKK şu anda ne yapmaya çalışıyor? Erdoğan’ın 7 Haziran’dan önce sivil siyaset karşısında düştüğü durumu gördükten sonra Kürdistan’da özyönetim ilan etmek, şiddete şiddetle karşılık vermek en çok Kürt hareketine ve onun etrafında öbeklenen demokrasi mücadelesine zarar vermez mi?

Kandil’in "HDP’yi geriletelim, Kürt hareketinin asıl sahibinin kim olduğunu herkese gösterelim" gibi merkezî bir karar aldığını düşünmek saçmalık olur. Kürdistan'da silahlı ve sivil kanat arasındaki ayrışma muhtemelen doğal bir görev dağılımı olarak sunuluyor; esasa dair meselelerdeki çatlak, bilinç düzeyine çıkartılmıyor. Ama PKK’nın 7 Haziran’dan beri devletin yanısıra Kürt hareketinin diğer aktörlerine de pek barışçıl olmayan bir mesaj yolladığı ortada. Savaş tekrar başlamadan, HDP’nin seçim zaferinin üstünden henüz birkaç hafta geçmişken Kandil’den basına yansıyan beyanatlar mahalli karakteri ağır basan bir çizgi ile demokratik-evrensel karakteri öne çıkan sivil siyaset arasındaki temel bir farklılığa, bir hegemonya mücadelesine işaret ediyordu.

Bu kördüğümün çözülmesi en zor durumda bile silahların siyasette eritilmesinde; barışçıl protestoların ve barış dilinin egemen olmasında ısrarı gerektiriyor. Ufukta bundan daha naif ve daha doğru bir çözüm görünmüyor.