Anasayfa > Haftalık Yazılar > Burası Türkiye, İsrail Değil

Burası Türkiye, İsrail Değil

Metin Solmaz

17 Eylül 2015

Mültecilerle sıcak temas kurmuş herkes hemen şunu teşhis ediyor: Nasıl nazikler, nasıl düzgünler, nasıl iyiler, nasıl hakketmiyorlar şu çektiklerini.

Nezaketlerini koruyabilmiş olmaları çok etkileyici. Ve tabii gururlarını da. İstisnalar hariç hepsi karnını doyuracak kadar yemekten, bir çift ayakkabıdan, kafi miktarda giysiden fazlasını istemiyor. Makarna görünce sevinç içinde ayırtıp sırasına giren çocuk kendisine özel teklif edilen dondurmayı reddedebiliyor. Reddettiği dondurmayı zorla verince müthiş bir süratle bitiriyor tabii.

Ben Bodrum’dakilere şahitim, ne kadar kolay burada aslında hepsine birden bakması. O çirkin bir örnek beyaz evler silsilesinin yarısı, belki yarısından fazlası boşken bu insanlar sokakta yatıyorlar. Akşamları otellerden yemekler çöplere atılıyor, “her şey dahil”lerde israfın her türlüsü oluyorken bu insanlar aç kalıyorlar. Park yeri 20 lirayken hayatlarını kurtaracak can yeleğini bulamayabiliyorlar.

Daha kötüsü verdiğiniz sözleri de tutamayabiliyorsunuz. Yarın ayakkabı getireceğim, söz. Ertesi gün bir bakıyorsunuz “toplayıp götürmüşler”.

Daha da kötüsü “toplayıp götürdükten” sonra yerel basında şöyle alçakça haberler çıkması: “Suriyeliyiz yardım edin yazılı kağıtlarla dilenen kişilerin üstünden yüklü miktarda para çıktığı öğrenildi.” (Bodrum Kent TV). Bu haberi okuduktan sonra çok azı dilenci olan bu insanlarla ilgili Egemen Öztüregen’in (gönüllü) ilk tepkisi şu oldu: İlk gün cüzdanım kaç dakika arabanın üstünde durdu. Sonradan farkettim unuttuğumu kimse dokunmamıştı. Gelip para istediklerini duymadım. Yeteri kadar eşyası, yiyeceği olunca var demesini bilen insan mı hırsızlık yapacak dilenecek?”

En kötüsü bir Kobane’li Aylan ölüyor, herkesin içi sızlıyor, olan yine onlara oluyor. Vicdanlar sızlamasın diye “toplanıp götürülüyorlar”, yaşadıkları parka dikenli teller çekiliyor, o güne kadar ilişmeyen Türkiye Sahil Güvenlik’i sahilde kuş uçurtmamaya başlıyor. Ve çok kolay olan Bodrum-Kos rotası iptal oluyor. Sonuç, daha zor rotalar ve apaçık görüldüğü gibi daha çok Aylan’lar. Ama işte o Aylan’lar popüler Akyarlar kumsalına vurmadığı için çarpıcı fotolar gelmiyor. Rakamlar geliyor: 34, 13, 8… Vicdanlar rakamlarla geçmiyor harekete, fotoğraflarla geçiyor. Yani geçiyor dediysem, paylaş butonu. Özgecan’daki gibi. Tabii paylaştıktan sonra rutine devam: “Şu kadın da hakketmiş”, “bu Suriyeliler de...”

En umulmadık insandan dahi yardım konusunda duyabildiğiniz "Yapmayın, devamı gelir" kelamını kullananlar nasıl bir vicdansızlık içindeler? Sanki mekanizma böyle işliyor. Sanki o insanlar senin dağıttığın (aslında asla dağıtmadığın) iki çorba bir ayakkabı için geliyorlar. Kim iki tas çorba bir çift ayakkabı için çoluk çocuk sokakta yatarak hayatta kalmaya çalışabilir?

***

Bu yazıda güya üç-dört ay önce gördüğüm, sığınmacılara “Ayol Arap bunlar neticede” diyerek ve kibirle yardım eden Kemalist teyzenin geçen zamanda ilişki kurdukça nasıl Arap dostu olduğunu anlatacaktım. İçimden gelmedi. İyimserliğimle meşhurdum güya.

Nereden, nereye. Neler konuşuyorduk, neler konuşuyoruz. 2000’in krizini, Mesut Yılmaz’ın suratsızlığını özletir insana şu Kürtlere, Araplara, Ortadoğu halklarına olan bitenler. Kıyıya vuran, derin dondurucuda cenazesi saklanan çocuklar, yıkılan şehirler. Bir kibir, bir küstahlık.

Bülent Ersoy bile “Şehitler ölmez vatan bölünmez” retoriğine yaptığı haysiyetli çıkıştan şu noktalara geldi: (Suriyeli sığınmacılar için) “Benim kanım, canım, vatandaşlarım dururken zannetmiyorum ki oraya yardım edeyim. İsteyen kızsın, isteyen söylensin ama benim görüşüm bu.”

Maalesef memleketin ciddi bir bölümü Bülent Ersoy ile aynı fikirde. Diğer yaratıcı fikirleri de şu minvalde: “Boşversene onlar vatanlarını sattılar da geldiler”, “Oyun bunlar, ayaktakımını bize yolluyorlar”, “Savaşı bahane edip yırtmaya çalışıyorlar”...

Bütün bu yalanlardaki vicdansızlığın, kalpsizliğin somut görüntüsü de şu: "Firmalar, mülteciler koktuğu için onları otobüslere almak istemiyor"

Birisi otobüsüne kokuyor diye ölümden kaçan birilerini almıyor. Ve öbür birileri sessiz kalıyor. Yani suça ortak oluyor.

Sığınmacıların en sık attığı aksanlı sloganları “Burası Turkiya, İsrael değil”deki hınzırlığa itirazım yok. Diyeceğim şu. Bence de burası İsrail değil. Ama Türkiye olduğuna da emin değilim. Biliyorum Sıvas’lara, Maraş’lara, Çorum’lara, Mehmet Akif Dalcı’lara, 1915’lere, Ceylan Önkol’lara, darbelere engel olamamış hatta yeterince yüksek sesle tepki verememiş bir yer burası. Nerede yaşadığımı biliyorum. Ama bu kadar da değildi yahu.

Hepimiz için sabır ve dirayet diliyorum.