Anasayfa > Haftalık Yazılar > Canımız Gerçekten Acıyor mu?

Canımız Gerçekten Acıyor mu?

Erdoğan Özmen

19 Eylül 2015

Başka bir şey olacaksa çünkü, canımız gerçekten acıyorsa olacak. Ekmekten sudan kesildiğimizde.  Uykularımız bölündüğünde. Karabasanlar çöktüğünde göğsümüze.  Yanı başımızdakiler, komşularımız, kardeşlerimiz, başka çocuklar, anneler, babalar korkunç bir zulmün, yokluğun, aczin, çaresizliğin ateşinde kavrulurken içimiz yanmıyorsa hiçbir şey olmayacak. Her şey sürüp gidecek olduğu gibi. Yokluklar, zulümler, savaşlar, ölü bebekler, kopmuş kollar, patlamış ciğerler. Açlık ve susuzluk, dilsizlik, çiğnenmiş insan onuru…  Hepsi. Ta ki gözlerimiz tümden kör olana dek.

Kahredici onca görüntünün bu denli çoğaldığı ve yaygın biçimde paylaşıldığı bir zamanda; kederlenmeye ve ağlamaya dönük böylesine evrensel bir teşvik –dahası buyruk-  söz konusuyken canımızın acıyıp acımadığı sorusu yine de uygun mu peki?

Her şeyi, ama her şeyi eksiksiz görmek ve göstermek istememizdeki, hiçbir şey gizli kalmasın, her şey ortalığa dökülsün arzumuzdaki,  bu aşırı “eylemliliğimizdeki” tuhaflıktan söz açmak istiyorum. Capcanlı insanların maruz kaldığı korkunç ızdırapların, eziyetlerin dayanılmaz görüntülerini hızlıca çoğaltma ve yaymada kendini eksik bularak kendisini aşmaya dönük yüce bir saik, İnsan kalbinden yükselen bir feryat  var, evet.  Ama, bu aşırı gayrette şu da yok mu:  Ortaklaşa benimsenmiş nesnel iyilik referanslarının ve standartlarının yok olduğu, sahiciliğini, meşru temellerini ve sınırlarını kaybetmiş sahte, ruhsuz ve şekilsiz bir dünyada kendi kendini sürgün etme, dışarıdan gözlemleyen bir seyirci konumuna yerleşme tavrı da söz konusu değil mi burada?

Niyetim selfie çağına, yalnızlık hastalığına/korkusuna, sosyal medyada var olmanın ve görünme arzusunun paradoksal biçimde yalnızlığa yol açmasına, “göründüğün kadarsın” hallerine ilişkin bildik –ve kısmen geçerli ve kaçınılmaz kalıpları tekrarlamak değil.  

Daha ziyade, felsefenin genel bir ilkesini hatırlamakla ilgili bir şey bu: Herhangi bir şeyin evrensel kavramı, bir şeyi tümel olarak kavrayışımız daima o kavramın tikel bir kertesi tarafından tanımlanır. Görüntüyü, imgeleri -sırrın ve saklı olanın ifşası mantığı uyarınca bazen basbayağı mahremiyet ihlallerine varacak biçimlerde hatta- bu denli çoğaltmamızın ve dolaşıma sokmamızın gerisindeki şeyi, aynı zamanda dünyaya dahil olmayı reddetme, dünyadan geri çekilme hikayemiz olarak da göremez miyiz? Derin bir acziyet, mesafe ve teslimiyet hikâyesi olarak? Benzer bir konuyu “kaygı” bağlamında mevzubahis eden Salecl şöyle yazar:           

1990’larda Batı’da hakim olan ideoloji, toplumda artık hiçbir toplumsal antagonizma bulunmadığı, yani hiçbir eksik olmadığıdır. Gizli olan hiçbir şey yok gibi görünmüştür ve “her şeyi gösterme” mantığı ilkin, özne için dehşet verici olabilecek olanı ifşa etme yoluyla kaygıyı yatıştırmanın bir yolu olarak ortaya çıkmıştır. Bu bağlamda, ölüm korkusu da görünüşe göre yeni bir rotaya girmiştir.[1]

Her şeyi görünür kılma çabamızda, aynı zamanda özneye ve toplumsala damgasını kazıyan eksiğin gerçeğinden koruyan bir fantezi çoktan iş başında demek ki.

Daha temelde ama, dünyada karşılaşılan sahtelik, yetersizlik, ruhsuzluk ve temelsizliği imgesel yollardan onarma ve iyileştirme jestinde, herhangi bir sınır ve ölçü yokluğunun feci sonuçları karşısında imgesel sınırlar dayatarak dünyaya hükmetmeye çalışmada bir teselli bulma arayışı var. Öbür seçenek çünkü, her şey apaçık görünür haldeyken bile, arkaplanda ipleri elinde tutan ve hepimizi kuklaları olarak oynatan ve ifşa edilmesi neredeyse imkansız bir gizli düşman (Ötekinin Ötekisi) bulunduğuna inanmakla sınırlıdır. Bu iyice katlanılmazdır.

Demek ki asıl arayışımız ve çabamız bir “üçüncü yol”a yönelmek ve onu tesis etmek olmalıdır. Özneye biçilen ve özne tarafından üstlenilen rolün topyekûn reddini içeren bir yol. Her şeyi görünür kılma ve gösterme çabamız yüzünden, herhangi bir dışın, bir ötenin adım adım ortadan kayboluşuyla, demek ki hayalgücünün ve ufuk duygusunun körelmesiyle bulanıklaşan ve karanlıkta kalan radikal eylemliliğin yolu. En önce kendi failini dönüştürecek, içinde yeni bir özne tipinin varlık bulacağı devrim.


[1] Renata Salecl, Kaygı Üzerine, Çev. Barış Engin Aksoy, Metis Yayınları, 2013, s. 49.