Durmak

Derviş Aydın Akkoç

04 Ekim 2015

“Burası” yaşanmaz oldu, kalkıp gitmeli, ama nereye? “Orası” diye bir yer yoksa kalkıp gitmek istemek neden? Ufukta göz kamaştıran herhangi bir kutup yıldızı parıldamıyor artık. Gözler her şeyi, her kötülüğü gördü, görmekten kör oldu hatta. Aslında hiç parıldamamıştı yıldızlar: Dinler ölümlülerin sızısını yatıştırmak üzere kurulmuştu, “Mahşer Günü” tecil edilmiş şatafatlı bir adalet düşüydü, “Tanrı’nın Krallığı” acı çekenlerin fantezisiydi, felsefe boş vakti olanların meşgalesiydi, siyasetse iktidar duygusuna aç sefillerin harcıydı. Hep böyleydi. Yarın da böyle olacak. Yarın diye bir şey olacak mı? Yarın diye bir zaman parçası da yok artık. Ütopyalar faslı kapandı. Kapanıyor. Yok-yer olarak “orası,” insan tekinin zihninden silindi. Siliniyor.

Ve zaten vaziyet tam da bu denli vahimse kalkıp gitmeli, gitmek için uğraşmalı. Hem “burası” gerçekten yaşanmaz, katlanılmaz oldu: Kredi kartlarından boğulduk, gazetelerden yorulduk, seçim sandıklarından bıktık, mobilyalarımız çok eskidi, biz de eskidik, iştahımız kesildi, evlere sığamaz olduk, şu ilahiyat ne de sevimli şeydi oysa, varoluşu bir elma bir yılanla izah eden masallar nasıl da tatlıydı, şimdi cehennem de cennet de kalmadı, cezasız yaşıyor, mükafatsızlıktan kıvranıyoruz, sokaklar bunaltıcı, alışveriş mağazalarına tıkıldık, aşırı duyarlı hale geldik, doğanın ırzına geçildi, bu esnada aynalar parçalandı, yüzlerimizi kaybettik, savaşların ardı arkası kesilmiyor, hayvanlara yapılanlar facia boyutlarına vardı, kadrolaşma hat safhada, maaşlar zamanında yatmıyor, depresan ilaçları kâr etmiyor, konuşarak azalıyoruz, susarak çatlıyoruz, gözyaşlarımız da dahil bütün sıvılarımız boşaldı, neşeyle tükendik, ama falluslar hâlâ girecek bir delik arıyor, vajinalar boşluklarını dolduracak fallusları bekliyor, uğursuz deliklerse kapanmıyor, kapatılamıyor, bunca sefilliğin orta yerinde ille de aşk deniliyor… O halde aşk için, barış için, hayvanlar için, borçlardan kurtulmak için, doğa için, evleri terk etmek için, özgürlük için gitmeli… Kör böcekler gibi de olsa bacakları kullanmalı, düşünmekten vazgeçmeli, kelimelerin sağanağından kurtulmalı, arayıştan, ışık umudundan taviz verilmemeli, boğuk soğuk karanlıktan çıkmak için çabalamalı: İleri geri, aşağı yukarı, sağa sola, sendeleyerek de olsa adımlamak, yürümek, ilerlemek… Neden bunca çaba, bunca enerji, bunca kan, bunca sancı: Değişmek için mi? Değişmek.

Dönüp dolaşıp hep aynı başlangıç noktasına varılacaksa, yürümenin, adımlamanın ne anlamı var? Gidilemiyor da kalınamıyor da… Kımıldama yetisi kaybedilmiştir. Debelenme vardır sadece. Durduğun yerde debelenmek. Azıcık da olsa kımıldamak için gerekli olan şey öncelikle bir bedendir. Kolları bacakları koparılmış bu çarpık çurpuk bedenlerle, delik deşik edilmiş bu kafalarla nereye adımlamak, hem de hep birlikte? İmkânsız.

Kaçıp gidilecek bir dünya da, nihayet kavuşulacak bir başka dünya da: Bitsin artık bu iki dünyalar! İki dünya arasındaki yarılmalar da bitsin! Önemli olan soluk almak. Bir sonraki güne sağ çıkmak. Dünyada bulunmak. Ölüme rağmen hayatta ısrar etmek. Hayatta durmak. Gitmemek belki de. Hiçbir yere gitmemek. Durmak. Sadece durmak. Rüzgârlara, yıllara, devletlere, evlere, yollara karşı öylece durmak. Dururken çakıl taşlarıyla oynaşmak. 

Elbette bulanık ve belirsiz de olsa “bir çıkış yolu var,” daha doğrusu acıdan, hazdan sonra dönülecek bir yuva, bir ana rahmi var, herkesin bildiği ama pek dillendirmediği bir yol:

“Mezarlık, evet, oraya döneceğim, bu akşam oraya, sözcüklerim götürecek beni, çıkabilirsem eğer buradan, daha doğrusu, Bir çıkış yolu var, bir yerlerde bir çıkış yolu var, diyebilirsem eğer; kesin yerini öğrenmek yalnızca zaman ve sabırla ilgili bir konu olacak, bir de tutarlı bir düşünce biçimi ve ifadedeki düzgünlükle. Ama oraya gidecek bedenim nerede? İkincil bir öneme sahip bu, ikincil bir öneme. Hiç kuşkum yok oraya, çıkış yoluna şu ya da bu biçimde ulaşacağım, er ya da geç, Bir çıkış yolu var, bir yerlerde bir çıkış yolu var, diyebilsem eğer, gerisi, öteki sözcükler gelecek o zaman, er ya da geç, oraya gitmek için gereksindiğim güce sahip olacağım, gideceğim oraya, koyulacağım yola, gökyüzünün güzelliklerini göreceğim, yıldızları yeniden göreceğim.”1

Şarta bağlanmış gerilimli bir çıkış yolu: “diyebilirsem eğer.” Ya diyemezsek? “Orada” bir çıkış-kaçış yolu var diyemezsek? Sonunda semanın güzelliklerini görme ihtimalinin olduğu bu kırık dökük arzu da sönerse? Akşam çöker. Yağmur yağar. Çarşıdan eve döneriz. Bir bardak süt içeriz.