Anasayfa > Haftalık Yazılar > Burası Bizi Öldürmek İsteyenlerin Ülkesi Değil

Burası Bizi Öldürmek İsteyenlerin Ülkesi Değil

Metin Solmaz

14 Ekim 2015

  "Oğlum Ergin!
    Buyur Usta!
   Korkma sakın!
  Yok Usta!
  Bak şu yana!
  Baktım usta!
   Yaz geliyor…"

Ergin Günçe, "Bir Yaz Ölümüne Hazırlık"

1980’lerde sürekli işkence olurdu. Sürekli insan öldürülürdü. Fakat sokakta hiçbir şey olmazdı. Sokak sakindi ama herkes her şeyden korkardı. O zaman katledilenler pencereden atlamış, polise saldırmış, kaçarken vurulmuş filan olurdu.

1980’ler boyunca ellerimizi dizlerimizin ucunda birleştirmiş, hafif tedirgin, misafirlikte gibi oturuyorduk. Sokakta sohbet “Eee, daha daha nasılsınız?” düzeyindeydi. Bacak bacak üstüne bile atmıyorduk. Atamıyorduk. Bacaklarımızı kırıyorlardı. Minik direnme teşebbüslerinde yakaladıklarını önce oracıkta, sonra arabada, karakolda, şubede perişan ediyorlardı. Polisler nöbet değiştiriyordu, kalanlar kaldığı yerden devam ediyordu. Gözaltında “Senin için solcu diyorlar” filan gibi saçma sapan sorular soruyorlardı. Direniş yalandı. Sürünüş yaşıyorduk.

Bütün bunlar olurken bu ülke hakikaten bizim değildi. Solcular sürekli ölüyordu, işkence görüyordu, öbürleri susuyordu.

İlk kırılma, Sivas’la oldu. Katliam sonrası anma mitingi öncesi ve esnasında motosikletimle Ankara sokaklarını gezmiştim. Telaşlı bir hali vardı polisin. İlk defa o her şeye kâdir, sözü kanun polisimiz o kadar kalabalık, takviyeli olmasına rağmen sokaklarda tedirgindi. Yüzlerine yerleşik sandığım özgüven kısmî de olsa örselenmişti.

Zaten artık ‘90’lar gelmişti. Direniş başlamıştı. Ve artık sokaklar da karışıktı. Polis sadece evine götürüp ‘halletmiyordu’. Sokaklarda saldırıyor, yakıp yıkıyorlardı. Biraz da panikten şiddetlerini eskisi kadar dahi saklama gereği duymuyorlardı. Hınç alır gibi vuruyorlardı. Hep vuruyorlardı. Medya aynı medyaydı elbette.

Bu ülke bizim değildi. Bizi öldürmek isteyenlerin ülkesiydi.

1995’te üniversite harçlarının 4 katına çıkması, Gazi olayları, Buca ve Ümraniye Cezaevi Katliamları vesair arkasından üniversite işgalleri, öğrenci kımıldamaları başladı. İstanbul Üniversite Öğrencileri Koordinasyonu’nunkiler başta olmak üzere sahalarda az da olsa içimiz ısındı, yalnız olmadığımızı gördük.

Sonrası yine kanlı.

Derken 19 Ocak 2007’de Hrant Dink öldürüldü. Saat 18.00’da Taksim meydanına çağrı vardı. Agos’a yürüyecektik. 17.50 gibi birkaç arkadaşımla ve morarmış gözlerimizle gittik meydana. Meydanda çok az insan vardı. Sinirlerimiz iyice bozuldu. Asık suratlarla yere bağdaş kurmuş sohbet etmeye çalışıyorduk. Bir yarım saat sonra kafamızı kaldırdığımızda bir parça gururlanabilirdik. Hrant’ın katliyle toplanma vakti arasında azıcık zaman olmasına rağmen müthiş bir kalabalık olmuştu. Sessiz, slogansız, pankartsız, gözü yaşlı, asık suratlı, öfkeli Agos’a kadar yürüdük. Hepimiz Ermeniyiz dışındaki slogan teşebbüsleri hep susturuldu. Bir tek CHP’nin önünde “Faşist Baykal” sloganına ses çıkarılmadı. Müthişti.

Cenaze zaten tarihe geçti. Ben, bu ülkenin bizi öldürmek isteyenlere değil bize ait olduğunu Hrant’ın cenazesinde anladım. Yüzbinlerce kişi, müthiş bir nezaket içerisinde yasını tuttu, dimdik durdu. Tek bir taşkınlık, tek bir münasebetsizlik olmadı.

Gezi’de ise bize ait olan bu ülkede potansiyelimiz göründü. Tabii bütün dünyayla beraber devlet de gördü bunu. Bu yüzden çok da şaşırtıcı değil eski enstrümanların masanın üzerine çıkarılması. Korku zihni öldürür. Ölü zihin de konvansiyonel enstrümanlara bayılır.

Evet, canımız çok yanıyor. Muhakkak ki bir yandan aklımızla alay ediyorlar. Tek bir kişi bile istifa etmezken, görevden alınmazken yine bizleri cezalandırıyorlar. Yasımızı tutmamıza dahi izin vermiyorlar.

Bunlar kahredici. Fakat “Karamsarlık romantik bir tutkudur, iyimserlik bir görevdir.” demiş Peter Ustinov. Yasımızı tutalım. Öfkemizi koruyalım. Asla unutmayalım. Ama enseyi karartmayalım. Kötümserlik sadece kötü değil işlevsizdir, muhafazakârdır. "Kötümserliği daha iyi günlere bırakalım".

Tezer Özlü yanılıyor. Burası bizi öldürmek isteyenlerin ülkesi değil. Burası bizim ülkemiz. Bizi öldürmek isteyenlere bırakmayalım.




Yazıya katkılarından dolayı Ahmet Büke, Dadal Günçe ve Hamdi Can Tuncer’e teşekkür ederim.