Hakikat

Erdoğan Özmen

14 Kasım 2015

Hakikat arayışı insanın en ayırt edici vasıflarından birisi besbelli: Hakikat olmak, hakikatli olmak, hakikatin faili olmak, her koşulda hakikate sadakat… Öylesine ki, onu olabilecek en yapısal düzeyde kavramalı ve, libidinal ve agresif dürtülerin (meşhur Eros ve Thanatos çifti) yanı sıra bir “hakikat dürtüsü”nün (truth drive) varlığından söz açmalıyız belki de. Diğerlerinden farklı olarak bilinçdışına değil bilinç alanına ait bir dürtü olarak tabii ki.

İhtiyatı elden bırakmamalıyız ama. Bir “hakikatler cenneti” olduğu vaazlarını, metafizik, içerikten yoksun ve karanlık hakikat söylemlerini elimizin tersiyle itmekte tereddüt etmemeliyiz. Ama diğer yandan, hakikat boyutunu ıskalayacak denli yavan ve soyut bir düzeye “yükselmiş”, aşırı “teorik” laflardan ve tavırlardan da uzak durmalıyız. Çünkü hakikat başka bir yerde değil, mevcut durumun tam içinde ortaya çıkar. İçkin bir kopuştur hakikat. Mevcut durumun kurumsallaşmış ve muhafazakar bilgisinde muazzam ve sarsıcı bir delik açarak üretir kendini. Verili bir bilgi veya kültürün istikrarını temin eden temsiller setini alt üst eden bir “olayın” sonucudur. Devrimcidir hakikat. Demek ki mutlak, nihai, eksiksiz ve gayrişahsi hakikati (neyse o olan Gerçek) yonta yonta, eksilte eksilte öznel, emosyonel ve kişisel hakikate dönüştüren, ve böylece düşünme, hissetme ve zihinsel olarak büyümenin imkan ve zeminini yaratan insanın olağanüstü kapasitesine yapmalıyız vurguyu. İnsanın kendini bir özneye dönüştürmesi sürecine…Sahicilik meselesidir hakikat. Riyakarlığın insanda tiksinti uyandırması bundandır.

Bu yüzden kendi kişisel, öznel hikayeleri kadardır insan. Hikayelerinden kaçamaz, bu yüzden. Hikayeleri sayesinde “ben” olur. Hikayesini söze döktüğü, geliştirdiği, ve başkalarına anlattığı ölçüde yaşamını anlamlandırabilir. Üzüntü, hüsran ve acılarını böyle katlanılır kılar. Hikayesiz kaldığında, hikayeleri dile gelmediği ve karşılık bulmadığında kurur insan, içsiz kalır. Hikayelerimiz sözüne kavuşamadığı ve/ya hatırlanamadığında davranışlarda tekrar eder durur. Bu sefer, oradaki sözsüz ve sıkıcı hikaye, bilmediğimiz bir lisanda bizi anlatmaya başlar. İşte asıl o zaman, kelimenin en doğrudan anlamıyla kimsesiz ve çaresiz hissederiz. En baştan beri böyledir bu.

En baştan itibaren, kendi “biricik” kimliğimizi ötekinin bize sunduğu imge ve sözcüklerle (“Sen busun”), Ötekinin arzusuyla özdeşleşerek inşa ederiz çünkü. Biraz da bu yüzden, “Bilinçdışı Öteki’nin söylemidir”. Varlığımızın en derin mahallinde bu vardır: Ötekine mutlak bağımlılık ve muhtaçlık. Tüm hayatımız başlangıçta kurulan yaman bir sarkacın salınımlarına göre vaziyet alarak birikir, genişler, ya da büzüşür: Bir uçta tam bir yabancılaşma, yani kendinin dışına çıkarak öteki ile örtüşme, kaynaşma, diğer uçta ise ayrılma ve kopma, yani ötekiyle aramızdaki mesafeyi, farkı muhafaza etme arasında gider geliriz. Ötekinin etrafında döner dururuz, çaresizce.

Dürtünün döngüsel hareketinin çocukta ortaya çıkardığı gerilim ve huzursuzluğun akıbeti de aynı rota boyunca tahakkuk eder: Ötekinin (mOther) ona sözel bir karşılık üretmesiyle, bedensel gerilim geride kalarak, bu sefer ruhsal boyutuyla öne çıkar. Sözle buluşarak kendimi kendi dışımda bulmam, kendimi bir gösterende temsil etmemdir bu. Ama o sözel karşılık her seferinde mecburen yetersiz kalır ve deyim yerindeyse “boşlukta kalan”, simgesel düzenden dışlanmış ve böylece bedene kaydolan dürtünün çekirdeği ilksel bilinçdışını oluşturur. Çocuğun ihtiyaçlarını dile getirdiği talebin gerisinde daima bir artık/fazlalık hep kalır. İnatçı dürtü impulsları biçiminde içimizde zonklayıp duran, işlenmeyi talep eden, ve ama nihai simgeleştirmenin başarısızlık noktası olarak kalan ve radikal biçimde tekil bu varlık kertesidir hakikatimizin ikametgahı. Yaygın olarak hakkında konuşulan dinamik bilinçdışı işte bu temel üzerinde yükselen; kökensel dürtü impulslarını temsil etmeye yönelik bütün ikincil teşebbüslerden ve buna eşlik eden savunma hamlelerinden ibaret bir yapıdır. Eğip bükmelerin, sahte bağlantıların, denk getiremeyişlerin, çarpıtmaların yeridir orası, hikayelerimiz oraya ilişkindir.

Yeniden vurgulayalım: Kendimi kendi dışımda bulmam, kendimle özdeş olmadığım anlamına gelir. Kendiyle özdeşlik imkansızdır. Gerçekten kim isek o daima başka bir yerdedir. Bir şeyin hakikati daima kendinin dışındadır. Hakikatin bir prosedür, bir süreç, bir süreç içinde adım adım gerçekleşen bir eylem olmasını bu bağlamda düşünmeliyiz demek ki. Bu noktayı bir de, simgesel düzendeki rollerimizin, gerçek ve fiili niteliklerimizle hiç ilgisi olmayan keyfi karakterini göz önüne alarak tartmalıyız. Velhasıl hakikat, onu talep eden öznesini bekler daima.

Hakikatin özneleri olmak, tertemiz bir vicdan ve kalbimiz olsun ve geride ödeşmediğimiz hiçbir hesabımız kalmasın istiyorsak oraya bakacağız demek ki. Türkiye toplumunun hakikatini kavramak için en çok karartılan yere… İktidarın ve sermayenin canavarca hareketinin en çok bastırdığı, parçaladığı, yok saydığı hayatların kaderine ve deneyimlerine. Sesin, sözün en çok boğulduğu, gaddarca ezildiği yere… Yoksullara… Çirkin bir pas gibi yoksulluğun kemirdiği ruhlara, bedenlere… Yoksulluğun ve mahrumiyetin un ufak ettiği küçücük çocukların gözlerine, çocuk ölülere… Çünkü, el kadar çocukların yok edilmiş gelecekleri, kırılmış kanatları gönülleri, hep yarım kalmış hevesleri ve hülyaları için incelikli bir dil ile söz, ses olmak değilse, başka nedir ki solculuk? Sınıfsız bir toplumsallığın berrak bakış açısıyla, ve mümkün en yüksek adalet ve hak ölçüsüyle yoksulluğu ve mahrumiyeti tam neyse o olan yerinde açığa çıkarmanın ve göstermenin adı değil midir sosyalizm?

Ve Kürtlere… Kürtlerin artık bir addan bile düşmüş, çoktan adlandırılamaz olmuş acılarına... Kürtlerin vahşice katledilmesine bakacak ve oradan ayrılmayacağız. Nefesimiz kesilene, ciğerlerimiz patlayana dek. Eğer sarih, temiz bir hakikat sürecinin taşıyıcısı olmak istiyorsak.

Hakikati insanlığın tekliğinde, eşsiz birliğinde aramak bu. Bütün insanlığı birbirine bağlayarak insanın birliğini yaratan şeyi, muazzam ve göz kamaştırıcı çoğulluk ve çeşitlilikte görmek. Bunun koşulunu, başkalarının acı ve feryatlarını kendi içimize alabilme kapasitemizde aramak. İnsana yakışan asıl eylemin hiçbir tekil ıstırap ve çaresizliği ıskalamamaktan neşet ettiğini kavramak.

Belki de en önemlisi, bizi dünyanın en saygın, en ilham verici ve en imrenilesi toplumlarından birisi yapacak olan benzersiz bir kararın tam eşiğindeyiz şimdi: Bunun için, bizi bir topluluk olarak mümkün kılan en asgari ahlak ve değerler zemininin bile çöktüğü ve çürüdüğü, anlamlı bütün ilişki ve bağların çözüldüğü bir zamanda bütün gücümüz ve iyi niyetimizle bir hakikat tarifine yaslanarak en baştan başlamalıyız. İyinin ve kötünün sınırlarını yeniden çizeceğimiz bir sıfır noktası tayin ederek…
Saf İyiliği temsil eden, böylece Kötülüğü yakalayarak ifşa eden yüce eşitlik ve kardeşlik ilkesini ete kemiğe büründürecek bir etik/ahlaki başlangıç yapma imkan ve fırsatı, mucizevi bir armağan gibi burada, tam önümüzdedir.