Soğuklar

Derviş Aydın Akkoç

13 Aralık 2015

Hayatın düpedüz haksızlık ettiği bazı insanlar vardır. Elbette sınıflara bölünmüş, devlet yapılanmasıyla idare edilen, özel mülkiyetin belirleyici olduğu bir toplumsal örgütlenmede herkesi dairesine alan bir haksızlıklar hiyerarşisi işlemektedir. Herkese bu hiyerarşide bir yer düşer; nitekim her bireyin mutlaka bir mağduriyet hikâyesi, bir incinme deneyimi vardır yedeğinde. Fakat kimi varoluşların vaziyeti hakikaten daha vahimdir; tartışmaya son noktayı koyan, sözü gereksiz hale getiren, duyguları darmadağın eden, müşterek mağduriyet hikâyelerinde ayrıksı bir yer işgal eden, hatta bu müşterekliğe pek yanaşmayan varoluşlardır bunlar. 

 

Haksızlıklar hiyerarşisinin en korkunç basamağını “evsizler”in trajedisi oluşturur: Eksilmeleri, yani ölmeleri pek bir önem teşkil etmeyen, çoğalmaları ise kaygı uyandıran evsizler. Manevi ve metafizik manada değil, somut ve gerçek manada bir evsizliktir bu. “Dünyaya fırlatılanlar,” esas olarak bu insanlardır; gerisi felsefenin, dini söylemlerin ve sosyolojinin gevezelikleridir...   

***
Kıyılarda, kenarlarda sürdürürler hayatlarını bu gibi insanlar. Dünyanın talihsizleri, nasibi kıtlarıdırlar. Koca yeryüzünde küçücük de olsa bir yer parçası düşmemiştir evsizlere, düşmüşse bile bir şekilde kaybetmişlerdir. Yoksulluktan öte sefaletle zincirlenmişlerdir, sefalet çukurunda debelendikleri için gururdan, haysiyetten eser kalmamıştır. En temel insani edimleri genelde tersyüz edilmiştir. Sözgelimi beslenmeleri için gecenin çökmesi gerekir. Gece her şeyi olduğu gibi nasibi kıtların da ağızlarını ve ellerini bir tül gibi örter, kapatır. Karanlık basık sokaklarda köpekler gibi çöpleri karıştırmaları, kuytulara sinip hemen oracıkta iki lokma bir şey atıştırmaları bundandır. Paralı kamu tuvaletlerinin dahi kapıları kapalıdır; köşe başlarında, tenha duvar diplerinde, parkların ağaçları arasında görürler işlerini, toz toprak kaplamış bedenlerini yıkamaları, temizlenip paklanmaları ise gerçek bir istisnadır. 

İnsanın en temel ve basit gereksinimlerinin bile bu denli zorlaştığı bir varoluşu devam ettirmek, başlı başına bir mucize olsa gerek. İşsiz güçsüzdürler, çalışmayla araları açıktır, kimse de iş vermez zaten, bir meslek olarak dilencilik yapmaları da nadirdir, aylaklığın cezasını türlü darbelerle öderler. Duygularından, tutkularından geriye de bir enkaz kalmıştır. Yorgunluktan ifadesiz düşmüşlerdir. Hınç, öfke, umut –bir daha geri dönmemek üzere- çekilmiştir sanki suretlerinden ya da belki de çok diplere çökmüştür bu tür duygular. Ağır ağır, yalpalayarak adımlarlar kentin kıvrımlarında, bakışları donuktur, zombiden farksızdırlar. Kılıksızdırlar tabii; tırnaklar kirli uzun, dişler sarı çürük, dudaklar iltihaplı yeşil, parmaklar morarmış zayıf, saçlar kirli yapışkan… 

İnsan olmanın sınırlarından aşağıya yuvarlandıkları için acıma yahut “merhamet” nesnesi dahi olamazlar. Hayaletimsi varlıkları ile acıma değil, tiksinti, korku ve tedirginlik yaratırlar. Hep “bakış” altında yaşamak zorundadırlar. “Normal” insanların, önünde sonunda “gidecek bir yeri olan insanların” delici kıyıcı bakışları birer kamçı gibi iner sırtlarına. Her bakışta hesapsızca küçülürler, hırçınlaşmış öfkelerini bastırır, bir sürüngen gibi sıvışmak, olay mahallinden –bulundukları her yer olası bir olay mahallidir– kaçmak dışında yapabilecekleri hiçbir şey yoktur. 

Toplumsal hayatın sinir uçlarında, duvarsız inşaat izbelerinde, bankamatik kulübelerinde, yıkık soğuk viranelerde, bir deri bir kemik, öksürükler eşliğinde, bitkin düşmüş bedenleri, ferleri çekilmiş gözleri, sancıyan ciğerleriyle birer karaltı gibi, dünya cehenneminin en altında varoluşlarını devam ettirmeye çalışırlar, ürkerek, korkarak. Onlar da tüm canlılar gibi bir sıcaklığa ihtiyaç duyarlar, kimileyin sokak hayvanlarına sarılıp uyurlar.

***

Can güvenlikleri sıfırın altındadır. Yaralanmaya ve öldürülmeye sonuna kadar açıktırlar. Herhangi bir ezaya maruz kaldıklarında seslerini çıkaramazlar, direnme hakları bulunmaz. Direnmek için gereken güce sahip değillerdir çünkü. Kaldı ki, seslerini çıkardıklarında iri kıyım adamlar tarafından öldüresiye dövülürler. Polisler paldır küldür alıp götürür onları. Hapishaneler biraz da onlar için inşa edilmiştir, karakollar, soğuk hücreler korkulu rüyalarıdır; kirden kabuk bağlamış enselerinde hukuk ve yasa yuvalanmıştır. Örgütlü toplumun ahlaki, siyasi ve hukuki kurumları evsizlerin baş belasıdır, bu kurumlardan firar etmekle geçirirler kısa ömürlerini, ama her durumda yakayı ele verirler, yakalanırlar, damgalanırlar...

***

Ama daha korkunç bir şey vardır evsizlerin gündeminde: Kış! Soğukların en zalim davrandığı kesimdir evsizler. Canavar kış toptan bir felakettir, bu felaketi aşıp geçmek de yine gerçek bir mucizedir. Baharla birlikte sararıp dökülen her yaprak kaygılarını bir kat daha artırmıştır. Zalim soğuklar toplumun istediği şeyi toplum adına icra eder, çoğunun organlarını patlatır, varlıklarını bu dünyadan silip süpürür... Soğuğun kasıp kavurduğu parmakların araba egzozlarında ısıtılmasının bir anlamı yoktur, yakılan ateşler az sonra sönecektir, soğuk her koşulda saltanatını kurmuştur. İnsani varoluşun adaletsizliğine doğanın adaletsizliği de eklenmiştir, iliklerine kadar üşümektir yazgıları... Derme çatma barınaklarda, spor salonlarında toplanırlar “yetkililer” tarafından ama bu kamplarda da yer bulamayanlar, yani yine dışarıda kalanlar vardır... 

***
Evsizlerin, yani kapitalizmin talihsiz garibanlarının soğukla savaşı, savaşların en zoru kuşkusuz. Ama bu savaş yalnızca evsizleri ilgilendirmiyor. Yoksullar da bu savaşı kendi cephelerinde sürdürüyorlar; ruhlarının bir köşesinde gizlenmiş, arada sırada kendini şiddetle duyuran “evsiz düşme tehlikesini” savuşturmaya çalışıyorlar. Kış yüzünü gösterince toplumun büyük bir çoğunluğu bu savaş tehdidi altında hayatta kalmaya çabalıyor: Üç otuz paralarla yarım ton odun, yarım ton kömür alınıyor, küçücük odalarda tek bir ufo ile ya da iki yahut dört çubuklu elektrikli sobalarla ısınılıyor. Bodrum katlarına nüfuz eden soğuklarsa rutubetle ittifak kurup ciğerlere hücum ediyor. Kombilerini, doğalgaz sobalarını yakmak için daha da kötü günlerin, “kara kışın” gelmesini bekleyenler de var, zira faturalar da “ateş pahası”... 

Tuzu kuru olanlar, yani sıcak “yuva”larında soğuklardan münezzeh yaşayanlar, sefil vicdanlarını bastırmak, mevcut konforlarını sürgit kılmak için boyuna kötü siyasetle uğraşıyor, olmadı dini laflardan medet umuyor, yardım kampanyaları örgütlemeyi akıllarından geçiriyor, “sosyal devlet” güzellemeleri yapıyor, çözümsüz kaldıklarında da kaderdir deyip yorganlarına sarılıyorlar. Gelgelelim dünyanın rahatça ısınanlar ve ısınamayanlar olarak bölünmesindeki o kökensel adaletsizlik kendi kurbanlarını ve potansiyel cellatlarını üretmeye devam ediyor. Bu adaletsizlik aşılıp geçilecek mi bir gün acaba; ilkbaharın ve güneşli günlerin gelmesini beklemek dışında, takırdayan kemiklerin ısındığı bir gün, hem de kış ortasında...