Anasayfa > Haftalık Yazılar > Star Wars Evreninde Kedi Olmak

Star Wars Evreninde Kedi Olmak

Polat S. Alpman

31 Aralık 2015

“Korku karanlık tarafa giden yoldur. Korku öfkeye yol açar. Öfke nefrete yol açar. Nefret acıya yol açar”
Master Yoda.

Güzide memleketimizin, güzide illerinden birinde, bir itfaiyeci kendisine tahsis edilen ekipmanları kullanma gereği duymaksızın ağaçta mahsur kalan kediyi kurtarmak için ağaca tırmanmaya başlar. Büyük bir çeviklikle tırmandığı ağaçta mahsur kalan kediye yaklaşan itfaiyeci, yavaşça kedinin bulunduğu dalı tutar ve var gücüyle dalı sarsmaya başlar. Sarsılmakta olan dalda tutunamayan kedi çaresiz bir biçimde kendini boşluğa bırakmak zorunda kalır ve dallara çarparak yere düşer. Kedinin sonraki akıbeti belirsiz ancak o esnada kaçar. İtfaiyeci ise başarıyla ağaçtan inerek kameraya gülümser.

 

Aslında yeteri kadar vatandaşlık deneyiminiz varsa bu tür görüntülere şaşırmamanız gerektiğini bilirsiniz. Ancak Türkiye’de uzun bir süredir söylem-eylem karmaşası bulunduğunu biliyoruz. Söylenenler ile yapılagelenler arasında ciddi bir mesafenin bulunması, içerisinde yaşadığımız gerçekliğin eleştirisini yapmayı zorunlu hale getiriyor. Bir başka ifadeyle kedinin başına gelenlerin bizim başımıza gelenlerle ilişkisi, zorlama bir yorumun sonucu olmaktan çok, gündelik gerçekliğin yakıcılığından, kedinin bile kendini kurtaramadığını gösteriyor. Buradaki en zor mesele ise bizi kurtarmak isteyenlerden bizi kurtaracak bir aşamaya henüz yakın olmadığımız gerçeğidir.

Bu nedenle bizi kurtarma iddiasında olanların başımıza musallat ettikleri belalarla, felaketlerle, fenalıklarla nasıl boğuşacağımız konusu hala ortada duruyor. Bu kurtarıcılar eliyle icra edilen şiddet, ya yaşamaktan başka hiçbir iddia taşımayan sıradan yaşamları paramparça ve onarılmaz hale getiriyor ya da buna tanıklık etmeyi yazgılaştırıyor. Bu kadar iyi niyetli örgütlerden, yapılardan, partilerden, gruplardan, kurumlardan bu kadar kötülük nasıl sadır olabiliyor, anlamak çok zor!

Hayatımızı sarmalayan bu kadar kötülüğe rağmen birçoğumuz için hayat kendi olağan seyrinde devam ediyormuş gibi görünüyor. Onlarcasından birini örnek vermek gerekirse, Uludere/Roboski’nin üzerinden geçen yıllara rağmen dinmeyen, hala acıyan yerlerimizi ovuşturup yaşamaya devam ediyoruz. Unutmuyoruz. Sadece garip suskunlukla devam ediyoruz. Diğer taraftan her gün ve her türlü sosyal medya ortamında kırgınlık ve kızgınlıkla “duyarsız Türkler”, “korkak batıdakiler”, ayağa kalkıp “artık yeter” demediği için suçlananlar olarak, bu ithamları duyarak ve anlayarak, bir an önce herkesin barışmasını ve hep birlikte gülümseyerek, el sıkışarak poz vermelerini istiyoruz. 

Oysa 35 günlük bebeklerin, yeni nişanlı askerlerin ölüm haberleri gelmeye devam ediyor. Herkesin hevesi, bizi kurtarmak isteyenlerin isteklerine kurban ediliyor. Ortada, sokağa çıkma yasağının uygulanmasının anlamsızlaştığı kent yığınları kalırken hükümet “temizlik bittikten sonra herkesin zararını karşılarız, çok şey yapmayın” türünden açıklamalar yapıyor. Bir gün birileri kürsülere çıkıp bugün yaşananları hatırlatıp “ulan hepiniz oradaydınız be!” diyecek olsa, tam olarak ne cevap vereceğimizi de bilmiyoruz. Şimdilik “hendekler” ve “şehre inen teröristler” gibi kullanışlı söylem malzemeleri var, fakat ölümlerin gerçekleşme biçimi ve ölenlerin kimliği bu politikaları savunmayı mümkün kılan insani ve medeni çizgiyi gittikçe ortadan kaldırıyor. Bu nedenle bazıları 1990’lı yıllarda devlet eliyle sağlanan doğudaki her şeyden haberdar olmama lüksünü geri istiyor, fakat “baş belası sosyal medya” her şeyden haberdar olunmasına neden oluyor.

Çoğumuz, çok şükür, meslek olarak siyasetle uğraşmıyoruz. Yine çok şükür, çoğumuz dalda mahsur kalan kedi olmadığımız için şanslı ve mutluyuz. Hayat hala devam ederken, Star Wars VII’yi izlemek için sinemaya gidebilecek kadar konfora da sahibiz. (Ara not: Hayret, beklediğimiz kadar kalabalık değildi. Beklentimiz, isim ve kullanım hakları Disney tarafından satın alınmış bir Star Wars ile sınırlı olduğu için çok yüksek değil, huzur içinde izlemek istiyoruz, o kadar. Disney’e yönelik bir eleştirim de yok. Kapitalizmin kültürel taarruzunu büyük bir ilgi ve dikkatle izlemeye çalışan biri olarak destan ya da efsane yaratmanın zorluğunu teslim etmemiz gerektiğini düşünüyorum. Hele yıllarca, hatta kuşaklar boyu sürecek bir hikayeyi devamlılıktan sapmamaya çalışarak ve bütünlük içerisinde anlatmak, aktarmak kolay değil.) Klişeler bombardımanıyla son bulan film bittikten sonra zengin kalkışı yapıp çıkışa yöneliyoruz. Işın kılıçları ve blasterların neden olduğu görkemli gösterilerden dolayı henüz kendine gelememiş küçük bir kitle olarak çıkışa doğru giderken önümüzde yürüyen ve üniversite öğrencisi olduğu izlenimi veren gençlerden biri diğerine “buradaki asiler bizdeki Kürtlere benzemiyor mu” diyerek “Toplumsal Hareketler Sosyolojisi– SOC201” dersine ortadan giriş yapıyor. Sohbetin devamını takip edemiyorum ancak bu küçük karşılaşma bile bu ülkede, bir Hollywood destanının aktüel siyasetin konusuna dönüşme hızını gösteriyor. 

Star Wars’tan Kürtlere doğru ışık hızıyla sürüklenmenin hiçbir sürtünme kuvvetiyle karşılaşmaksızın gerçekleşmesi türünden örnekler, aktüel politikanın dışında düşünme ve hissetme alanlarının gittikçe daraldığını gösteren ve bir süredir dile pelesenk olan kutuplaşmanın emareleri olarak yorumlanabilir. Bu daralma, Türkiye’deki demokrasinin kalitesini göstermesi bakımından da oldukça manidardır, ancak bundan daha da önemlisi, gündelik ve sıradan yaşam alanlarının bir süredir politikleşmiş şiddetin her türüyle sarmalanmasıdır.

 
Bir süredir, ülkenin her tarafında ve farklı kesimler tarafından ölenlerin listesi yayınlanıyor, beşikteki bebeklerden, çocuklardan, hayata dair hayalleri, umutları içlerinde kalarak öldürülen gençlere ya da huzur içinde ölmeyi hak eden ancak ikametgahı nedeniyle ölen, öldürülen yaşlı ve savunmasız insanlara kadar... sokaklarda ya da viranelere dönmüş hanelerde bekleyen cenazelerin kokmaya başladığı yerlerde mahsur kalan insanların ne hissettiğini anlamak şöyle dursun, düşünmek bile çok zor. “1990’lar”, “dış mihraklar”, “bölücülük, ihanet, hainler” ya da “Ortadoğu’dan alışılmış manzaralar” gibi ifadelerle geçiştirmek analiz kolaylığı sağlasa da mevcut çarpıklığı olağanlaştıran bir işlev içeriyor. Yaşanmakta olan felaket, bunu sığ ideolojik kalıpların malzemesi haline getirmeksizin, etkili ve acil bir müdahalenin gerekli olduğu kim, hangi gerekçeyle reddedebilir?

Gerçekliğin çok kolay bükülebildiği bir manipülasyon, simülasyon ortamında hakikati -bulmak şöyle dursun- aramak bile ancak çokça yanılmayı göze almakla mümkün, doğru. Bu çağın kendine özgü niteliklerinden biri olan bu durum, siyasi coğrafyamız hususunda umudun hala ve inatla diri olmasının sırlarından biri olarak düşünülebilir. Belki de bu umutla bizler, yani bu ülkede vatandaş olmaktan öte hiçbir yetki, söz, karar gücü olmayan sıradan vatandaşlar, hükümete bakıyoruz. Genellikle sadece bakıyoruz. Cevapların evet-hayır gibi basit olmadığını, tarafların her konuda iyi-kötü; haklı-haksız olarak ikiye ayrılmadığını bilecek kadar deneyimli vatandaşlar olarak, müzakere ve barış dilinin yeniden tesisini bekliyoruz. Şu ana kadar duyduklarımız, izlediklerimiz ve havadaki ağır koku barış konusunda umutlu olmak için hiçbir işaret içermiyor. Kamuoyunda ise –artık o her neyse- korkunç bir sessizlik olduğu yadsınamaz. Türkiye’de başta medya olmak üzere, sivil toplum örgütlerinin ve akademinin hali de ortada. Maalesef kamusal olanı ya da toplumu savunmak adına geriye çok fazla bir şey kalmadı. İşte böylesi zamanlarda umudu diri tutmanın yolu, acıların fark edilmesinden ve paylaşılmasından geçer (ve kanımca, bizi bir toplum yapan, samimiyetle ve içtenlikle bir arada tutan en kalıcı ve insani bağ budur). Aslında buradaki büyük sorumluluk, egemenliği kullanan ve yetki-karar gücünü elinde bulunduran hükümete düşer ama mevcut koşullar altında bunun gerçekleşmesi çok zor.

Eğer mevcut siyasi haritamızın, sosyo-politik gerçekliğimizle örtüşmesini gerçekten istiyorsak, bütün bu zorluklara rağmen, bizi kurtarmak iddiasında olanların, bizi sarsmak yerine bize hürmet ettiği, kurtuluşumuz için boşluğa, belirsizliğe düşmek/atlamak zorunda kalmadığımız bir ülke hayal etmekten başka bir çaremiz yok. Yaşadığı her anı, her olayı kendisinin dahil olamadığı bir toplumsal mühendislik icraatı olarak algılamayı; bütün varoluşu politik çıkar hesaplarının ve faydacılığın bir uzantısı olarak görmeyi; yaşamı gittikçe mikro-makro politik daralmaların içerisinde yorumlamayı zorunlu hale getiren koşullara itiraz etme ve onları değiştirme hakkını talep eden ve örneğin bahse konu olan öğrencilerin, bir sinema hikayesinden Kürt meselesine ilişkin mesajlar almalarına neden olmayan bir ülke talep etme hakkımız var.