Anasayfa > Haftalık Yazılar > Ümmetin Sesi ve Usta Kalemi

Ümmetin Sesi ve Usta Kalemi

Ahmet İnsel

03 Ocak 2016

Hasan Karakaya’nın ölümü İslâmcı muhafazakârlığın iç dünyasını güçlü bir projektörle aydınlattı. Onu ne kadar sevmeseniz de, ölen kişinin arkasından kötü söz söylememek, beddua etmemek doğru, güzel bir gelenektir. Ama bu gelenek, ölenin arkasından muhakkak güzelleme yapmak gerekir demek değildir. Ne de hayatta iken yaptıkları artık eleştirilemez anlamına gelir. Yeni Akit gazetesinin önde gelen isminin cenaze merasiminin gayri resmi devlet törenine dönüşmesi, televizyon kanallarının ezici çoğunluğunun töreni canlı yayınlaması, ölümünün ardından yazılan methiyeler, vefat edenin rahmetle anılması geleneğini katbekat aştı. İş, onu yakından tanımış olanların iddia ettiği gibi, Hasan Karakaya’nın kişi olarak sıcak, cana yakın, içten biri olmasıyla izah edilemeyecek bir boyuta vardı. 

Dökülen gözyaşları, yazılan veya dile getirilen methiyeler, sadece sevilen bir kişi için değil, onun temsil ettikleriyle doğrudan ilgiliydi. Bu vesileyle Hasan Karakaya’nın Türk İslâmcı muhafazakâr dünyasının, çeşitli nedenlerle kendisinin çoğu zaman doğrudan ve açıkça dile getirmediği ama içinden geçirdiği düşünceleri, değerleri, kelimeleri ifade ettiği, açıkça söylediği için gerçekten sevildiği ortaya çıktı. Ölümünün ardından Yeni Şafak gazetesinin yaptığı değerlendirme bunu özetliyordu: “Yazılarıyla ümmetin sesi olan usta kalem...”! 

Ortaya çıktı, diyoruz, çünkü Karakaya hayatta iken, yaptığı gazetecilik tarzının adını koyarak eleştirdiğimizde, bugün ona methiye düzenlerin en azından bir kısmı, bu gazetecinin gazetecilik anlayışını hiç tasvip etmediklerini, Tayyip Erdoğan’ın (o zamanlar başbakandı) seyahatlerine eşlik etmesinden son derece rahatsızlık duyduklarını söylerlerdi. Ahmet Taşgetiren’in aktardığına göre, zamanında Mehmet Aydın, –herhalde biraz sitayişle–, oğluna neden Akit okuduğunu sorduğunda aldığı yanıt, “Baba, başkaları kesmiyor!” olmuş. Karakaya’nın dil, üslup ve söylediklerinin içeriğinin hangi insanlarda hangi duyguları kesmeye, doyurmaya yaradığını incelemek ayrı bir araştırma konusu olurdu. Ama yakın bir zamana kadar Hasan Karakaya tarzına içlerinden kesilseler bile, kesildiklerini göstermekten AKP’nin önde gelenleri itinayla kaçınırlardı. 

Şimdi ise, mezarı başında Cumhurbaşkanı’nın Bakara suresinin ilk ayetlerini okuduğu Hasan Karakaya’nın “bıraktığı bayrağı taşıyacak nice Hasan Karakaya’lar çıkacak elbet…” diyen Mehmet Metiner durumu özetliyor. Medyanın haldeki durumuna bakarsak, Metiner’in öngörüsünde yüzde yüz haklı olduğuna hiç şüphe yok. Giderek irtifa kaybeden iktidardaki zihniyet ve İslamcı-muhafazakâr düşün dünyasının da, gönlünde yatan aslanın Hasan Karakaya’nın yıllarca salladığı bayrağı taşımak olduğunu çeşitli vesilelerle ve her geçen gün daha fazla görüyoruz.

Bu bayrak nedir? Hasan Karakaya hayatta iken, onun önde gelen bir temsilcisi olduğu gazetecilik tarzını, adını koyarak, tarif etmiştim. Bunu bugün bir daha hatırlatmamı, vefat edenin arkasından konuşmak değil, bu gazetecinin dile getirdiklerini, temsil ettiklerini heyecanla paylaştıklarını bugün ilan edenlerin, neyi paylaştıklarının adını koymaya davet etmektir.

Ahmet Kekeç, Hasan Karakaya’yı Yeni Akit gazetesinin “koordinatörü, yazı işleri müdürü, yazarı, sayfa sekreteri, musahhihi… her şeyi” olarak tanımlıyor. Dolayısıyla Yeni Akit gazetesinin temsil ettiği gazetecilik Hasan Karakaya’nın gazeteciliğini de birebir tarif eder. 2012’de bu gazeteciliği, lağımcı gazeteciliği olarak tarif etmiştim (link). Bunu hangi vesileyle dile getirdiğimi burada tekrar ele almaya gerek yok. Yukarıdaki elektronik bağ üzerinden yazıya ulaşılabilir.[1]  Ama bu yazıda lağımcı gazeteciliğinin ne olduğunu anlattığım bölümü aktarabilirim: 

“Osmanlıca’da lağımcı, kuşatma sırasında yeraltından tünel kazan askerlere verilen addır. Daha sonra askeriyede bu sınıfa istihkâmcı dendi ve kelimenin sadece diğer anlamı kullanılır oldu. Sanırım, Türkçede bazı gazetecilik faaliyetlerini tanımlamak için kullanabileceğimiz uygun iki anlamlı bir kelime bu: Lağımcı gazeteciliği. Bu, on yıllardır bildiğimiz bir gazetecilik türü. Bunun en güçlü örnekleri, devletin apoletli ve apoletsiz istihbarat bürokrasisinin güdümünde yapılanlardır. Kara propaganda yöntemlerinin kullanıldığı, dönemine göre mecra değiştiren, yeraltından beslenen, kirli gazetecilik türü. İşi açıkça tehdit etmeye kadar götürmekten sakınmıyor. Gizli ve yasadışı ortam dinlemeler ve benzeri her türlü lağımcılık yöntemlerinden elde edilenleri kullanıyor.”

Yazıda lağımcı gazeteciliğinin bir kesime özgü olmadığını vurgulamıştım. Ama Yeni Akit gibi İslâmi basının bir parçası olan gazete ve internet sitelerini, biraz sıkışınca “mahallenin haylaz ve arsız çocukları” olarak tarif eden, “Bir gün bir yerde lazım olur” düşüncesiyle arada başını okşamayı ihmal etmeyenlerin bu cenahtaki lağımcı gazeteciliğinin gelişmesinde sorumluluğu olduğunu belirtmiştim. Görünen o ki, sadece “mahallenin haylaz çocuğu” değilmiş Hasan Karakaya. Mahallelinin bastırdığı iç sesi, çok belli etmeden sevdiği amigosu, bayraktarı imiş. 

Lağımcı gazeteciliği sadece son derece kirli bir istihbarat örgütü gazeteciliği, tetikçilik değildir. O kirliliğin dile de yansımasıdır. Hedefine aldığı kişi veya kurumları bol küfür, ağır tahkir eşliğinde “teşhir eder”. Bunun mükemmel örnekleri Batı’da nasyonal-sosyalist ve faşist popüler basında geçmişte bol miktarda vardı. Takdir etmek gerekir ki, Hasan Karakaya bu açıdan usta bir kalemdi. Türkiye’de bu gazetecilik tarzında, sadece İslâmi basında değil, laikçi basında da yer alan kalemdaşlarının hepsinden büyüktü ustalığı. Bu nedenle milliyetçi ümmetçiliğin bastırılmış ama bir o kadar güçlü iç sesi olarak ölümünün ardından Cumhurbaşkanı ve Başbakan’ın da katıldığı methiyelerle anıldı. 

Evet, Davutoğlu’nun belirttiği gibi, Hasan Karakaya “cesur ve etkin bir kalemdi”. Cesaretine diyecek bir sözümüz yok. Etkinliğine gelince, lağımcı gazeteciliğinin olduğu türden bu etkinlik görünen o ki İslâmcı muhafazakârlığın etkinlik anlayışını yansıtıyor. Ölümü vesilesiyle söylenenler, gösterilen büyük itibar, o kısmen bastırılan iç dünyaya çiğ bir ışık tuttu. Bu usta kalemin öksüz ve sessiz bıraktıklarının başı sağ olsun. Bu kadar methiye, ala-yı vâlâ ile uğurlandığına göre, ona öykünecek, onun yolunu takip etmek isteyecek bir sürü genç çıkacaktır. Boşluğu doldurulmayacak diye hayıflanmasınlar.


[1] O yazıda toplantının yerini değiştirmek zorunda kalışımız anlatılıyordu. Toplantıyı taşıdığımız Cezayir Restaurant’da, toplantı sonrasında masaları yerleştirirken, masa altına yapıştırılmış dinleme cihazı bulundu. Daha sonra müşteri gibi lokantaya gelen ve masaların altında telaşla bir şeyler arayan dört sivilin halini lokantanın o zamanki çalışanları kahkahalarla anlatmışlardı. Bu arada Yeni Akit’e ait olduğu ileri sürülen Habervaktim sitesi, bir randevusu nedeniyle bir ara toplantıdan çıkan Cengiz Çandar’ın sokakta çekilmiş fotoğrafını basıp, “toplantı sırasında Mason Locası’na girdi çıktı” diye haber yapmıştı. Bkz. Cengiz Çandar’ın “Hem ‘Müslüman’, hem ‘tetikçi’, hem de ‘aptal’ olunmaz!” başlıklı yazısı için Radikal, 01.05.2012. Sanırım bazı insanların bu üç niteliğe de sahip olabileceği geçen zaman içinde kanıtlandı.