Anasayfa > Haftalık Yazılar > Hendek Savaşı Değil Sınır Savaşı

Hendek Savaşı Değil Sınır Savaşı

Evren Balta

07 Ocak 2016

Peter Sahlins, İspanya-Fransa sınırını ve bu sınırlara eşlik eden kimliklerin oluşumunu anlattığı ünlü Sınırlar: Pireneler’de İspanya ve Fransa’nın İnşası kitabında kimliklerin hem yerel hem de merkezi düzeyde oluştuğunu yazar. Yerel düzeyde kimlikler gündelik ihtiyaç ve etkileşimlerin bir sonucu olarak kurulur, gündelik hayatın çıkarlarına, onun gerekliliklerine yanıt verir. Merkezi düzeyde ise kimlik ulusaldır; eğitim, hukuk, dil ve din gibi kurumlar yoluyla inşa edilir. Bir ulusun içerisindeki her bireyin hem gündelik hem de ulusal kimlikleri vardır. Sınır bölgelerinde ise bu gündelik/ulusal kimlik arasındaki bağ daha geçişkendir. Gündelik kimlik ticaret, akrabalık, tarih, dil yoluyla çoğu zaman sınırın karşı tarafında kalmış “öteki ülke” insanları ile paylaşılır.

Sahlins’in bahsettiği gündelik ve politik kimlik arasındaki bu derin gerilim Türkiye’nin Kürt sınırı içinde bu sınırların “çizildiği” ilk günden itibaren belirgindi. Çok değil bundan yaklaşık bir yüzyıl önce Türkiye’nin sınırlarında yaşayan Kürtler ulus-devletin katı sınırları ile bölünmemiş “öteki ülkenin Kürtleri” ile aynı yerel piyasanın, aynı akrabalık ilişkilerinin içerisinde gündelik kimliklerini örüyorlardı.

Gündelik kimliğin sınırın öteki tarafı ile kurulması durumu, bütün bir Cumhuriyet tarihi boyunca da devam etti. Hatta Cumhuriyet’in ilk yıllarında köylüler sınırın öte yanında kalmış olan tarlalardan hasatlarını günübirlik geçişlerle topluyorlardı (link). Dolayısıyla sınırın yanı başında yaşayan Kürtler için sınırın öteki tarafı ile kurdukları ilişki çoğu zaman “gündelik” kimliklerinin belirleyicisiydi. Sınırın her gün karşısına geçip geri gelmek devlet görevlilerinin göz yumduğu (ya da nemalandığı) bir geçimlik biçimiydi. Kaçakçılık ancak o sınırın orada gerçekten var olduğunu düşündüğünüzde kaçakçılıktı.

Sınır ile olan ilişki ‘90’lı yıllarda bambaşka bir biçim alacaktı. Sınırı ihlal edenler gündelik kimliği ulusal kimlik haline getirmek isteyen “dağdakilerdi.” Onlar sınırı gevşettiler. Devlet ise bu çatışmalı dönemde gündelik kimlik ile ulusal kimlik arasındaki gerilimi “sadakat” üzerinden çözdü. Kendi gündelik hayatlarını sınırın öteki tarafı ile kurdukları ilişki üzerinden sürdüren Kürtlere devlete “sadakatleri” karşılığında bu ilişkinin devamı konusunda bir ayrıcalık verildi. Örneğin Cizre, Nusaybin, Dargeçit, Silopi, Yüksekova gibi sınırın hemen kenarındaki bölgelerde koruculuk, sınırları kaldıran bir tür “yeşil pasaport” olarak iş gördü. Çünkü devletin yanında olmak, sadık olmak sınırdan “vizesiz” geçebilmek demekti.

Roboski ve Sonrası

Devletin sadakat üzerinden belirlediği sınırların geçişkenliği Roboski ile sona erecekti. Nitekim Roboski’de gömülen sadece 34 kişi değildi, aynı zamanda sadakat karşılığında (örneğin koruculara verilen) gündelik yaşamlarını sınırın öte tarafında devam ettirebilme ayrıcalığıydı. Özellikle 2010 yılından itibaren merkezin sınırları katılaştırma hamlesiyle sınır ölümleri Kürtlerin gündelik yaşamının bir parçası haline geldi. (bununla ilgili bir haber için bkz. link).

Siyaset çoğu zaman öngörülemeyen sonuçlardan oluşur. Devletin sadakat üzerinden yaptığı pazarlığı bozarak sınırı katılaştırmaya gitmesinin de önemli (ama öngörülemeyen) bir sonucu olacaktı. Özellikle sınır bölgelerindeki sadık aşiretlerin ve/veya korucu köylerinin önemlice bir bölümü sınırı katılaştırarak kendilerine verdiği sözü tutmayan devletle aralarına mesafe koymaya başladılar. Üstelik bu katılaşma sadece sınırı geçenleri değil, sınırı kendisi geçmeyen ama geçenler etrafında örgütlenen “piyasadan” bilfiil yararlananları da doğrudan etkiliyordu. 2011’den 2015’e sınır illerinin iktisadi coğrafyası ile birlikte devlete sadakat denklemi de ciddi bir biçimde değişti. Sadece ‘90’lı yıllarda değil, neredeyse yüzyıllardır bu bölgenin “idaresinde” önemli olmuş olan patronaj mekanizmaları da önemli bir yara aldı.

Ortadoğu Devlet Sistemi Çökerken

Üstelik 2011-15 arasında başka bir “büyük dönüşüm” daha oluyor, Ortadoğu devlet sistemi büyük bir hızla çöküyordu (bkz: link). Bir zamanlar devletin sadakat üzerinden lutfettiği sınırların geçişkenliği/oynaklığı artık bir ütopya ya da ayrıcalık değil, gözümüzün önünde cereyan eden bir olguydu. Bu, Kürtler için yüzyıl sonra ilk kez kendi gündelik kimlikleri ve merkezi kimlikleri arasında başka coğrafyaları da kapsayan bir kimlik inşasını da mümkün hale getiriyordu.

Sınırların gevşemesine ve Ortadoğu’nun büyük bir gümbürtü ile yıkılan devlet sistemine, 2011 sonrasında AKP sınırları daha da katılaştırarak yanıt vermeye çalıştı. Suriye sınırına inşa edilen duvarlar (link), sınırlara yerleştirilen güvenlik güçleri, güvenlik barajları (link), inşa edilen kalekollar (link) sınırın “geçilmezliğini/aşılmazlığını” sağlamayı hedefliyordu.

Kürt hareketinin ise gündelik hayatı olağanüstü bir biçimde değiştiren ve devam edeceği anlaşılan sınırların merkez eliyle katılaştırılması politikasına bir alternatifi vardı: bölgesel entegrasyon. Bölgesel entegrasyon tanımlanmış bir proje olmaktan daha çok merkezi devletle idari bağların gevşemesi üzerinden yerelde sınırın öteki tarafı ile bu tarafı arasında bir geçişkenlik yaratma arzusuna dayalıydı. Nitekim IŞİD’in Kobane saldırısı sonrası sokaklara inen on binlerce Kürd’ün elinde taşıdığı “Diyarbakır Kobane’dir” pankartları da bu katılaşmaya karşı sınırın geçişkenliği arzusunun bir ifadesiydi.

Bu arzunun kaçakçılık yaparak geçimini sağlayanlar için de, geçmişte sağ partilere oy vermiş muhafazakârlar için de, piyasa sistemine ancak mevsimlik işçi olarak dahil olabilenler için de bir karşılık bulduğunu, kafalarında bir başka gelecek tahayyülü yarattığını söylemeliyim. Ama devlet açısından asıl alarm verici gelişme devletin çevreyi idaresinin temel ayağı olan muhafazakâr/sağcı sadık aşiretlerin bölgesel bir barışla pekişen sınırların geçişkenliği arzusu üzerinden desteğinin HDP’ye kayması olacaktı.

“Çevreyi İdare Etme”nin Sonu

Fehim Taştekin, 7 Haziran öncesi yaptığı bir haberde Kürt coğrafyasında yaşanan bu dönüşümü konu alıyordu. Bölgede genellikle sağ partileri destekleyen, devlete yakınlıkları ile bilinen aşiretler birer birer HDP’ye desteklerini açıklıyorlardı. Örneğin Batman’da 20 bine yakın seçmeni olduğu düşünülen ve büyük bir kısmı korucu olan Raman aşireti HDP’ye kitlesel bir gösteri eşliğinde katılıyordu. Alphanlar ailesi, Baravi aşireti, Alika aşireti de HDP’ye katılacaktı. Suruç’ta 12 yıldır AKP ilçe teşkilatını yönetenlerin tamamının mensup olduğu Erdoğan, Kılıçaslan, Kalkan, Şahin ve Boydan aşiretleri toplu halde yürüyüş düzenleyip HDP’ye katıldılar (link). Bu, bölgeyi geleneksel olarak “sadık” Kürtler üzerinden yönetmiş merkez için varoluşsal bir darbeydi. Çevreyi patronaj mekanizmaları ve sadık aşiretler yoluyla idare etme stratejisinin topyekûn çöküşüydü (bkz. Janet Klein, link).

Nitekim çözüm sürecinin sonuna hendekler yüzünden gelinmedi. O hendekler Başbakan Davutoğlu’nun “tarihi bir dönüm” noktası diyerek selamladığı Dolmabahçe mutabakatı halka okunmadan önce de oradaydılar. O zaman o hendekler siyasi iktidar tarafından birkaç çapulcu gencin kazdığı önemsiz bir ayrıntı olarak görülüyordu. Hendekler sınırların geçişkenliğinin bir siyasi proje olarak mümkün hale geldiği, Ortadoğu devlet sisteminin gözümüzün önünde çöktüğü ve devletin sadakat denkleminde kaybeden tarafta olduğunun açığa çıktığı bir anda merkezin sınırları insansızlaştırma siyaseti güdebilmesinin gerekçesi oldular. Tam da bu nedenle sokağa çıkma yasaklarının ardından yüzbinlerce insanın ellerinde beyaz bayraklar ile Cizre’yi, Silopi’yi, Silvan’ı terk etmesi çatışmanın arzu edilmeyen bir yan sonucu değil, hedefiydi...

Fransız Albay David Galula’da ünlü Kontrgerilla Savaşı: Teori ve Pratik kitabında (link) kontrgerilla savaşının en önemli başarısının (ve hedefinin) insansızlaştırma olduğunu yazar. Bugün yaşanan çatışma sonrasında müzakere masası yeniden kurulsa bile, her şey silbaştan tekrar başlasa bile, insansızlaştırma onarılması/geri dönülmesi zor bir gerçek olarak bizimle kalacak.