Ülke

Derviş Aydın Akkoç

10 Ocak 2016

“Yer kalmadı acıya ülkemizde” diyordu Edip Cansever “Meduza” şiirinde: “Derin, sessiz, iyi böylece / Güz, ölülerini bırakan kuşlar / Yer kalmadı acıya ülkemizde / Derin, sessiz, iyi böylece / Gün ortası alacakaranlık bakışlar.” Bu yarı-kederli dizelerin hayata düştüğünden beri epey yıl geçti. Eski acıların üzerine taze acılar istiflendi. İstifleniyor da hâlâ. Sadece güz değil, bahar da kış da yaz da ölülerini bırakıyor şimdi; rakamların hükmü kalmamacasına oluyor hem de ölülerin bırakılması. Toplumun da bireyin de manevi hayatını her yana istiflenmiş bu acılar şekillendiriyor bir bakıma. Acılardan firar etmenin en iyi yolu da, unutmak oluyor. Hatırlamak dehşete tutulmakla bir. 

Unutuşun bulanık sularına salınmış acılar kimileyin şiddetle kimileyin inceden ama mutlaka duyuruyor kendini. Acıları, ölümleri hatırladıkça hayatta kalmak, bir ucundan diğerine “suçluluk duygusu”na hapsoluyor. Ama “derin ve “sessiz” suçluluk duyguları değil bunlar, daha ziyade bağırtılar şeklinde, öfke patlamaları halinde tezahür ediyor. Anlaşılırdır bu da, zira bu topraklarda “yas” tutulamaz, despotik siyasal iktidar buna müsaade etmez, kendini dayatan, egemen olan melankolidir. Ölümün hayata galebe çaldığı bizimkisi gibi bir toplumu siyaseten “idare etmek,” öldürme eylemini süreklileştirmekle, melankoliyi derinleştirmekle mümkündür ancak. İktidar öldürür, kitle eksilir. Eksikliğin onarılmasına, kayıpların yerlerinin doldurulmasına, hiç değilse dertlerin hafifletilmesine göz yumulmaz. Hayatta kalanlara, hayatta kalmaları zehir edilir. Bir kez zehirlendikten sonra mutlak unutuş söz konusu olamaz. İktidar hatırlatır, kitle unutamaz. İmajlar, sesler, imgeler seferber edilir. “Haber alma özgürlüğü” haber alma kâbusuna dönüştürülmüştür. Zalim “gündem” kendisi dışında herhangi bir düşünceye, bir duyguya yer bırakmaz. Vicdan konuşmaya gerçeklikse susmaya kışkırtır; konuşma ve susma arasında gerilmiş bir varoluş da takatsiz düşürür. Düşürüyor.   

***
Cansever’in şiirinde “ülkemiz” denilerek bir şekilde sevilmiş, ya da bir vakitler sevilmiş, ait hissedilmiş bir “yer” var. Atlasların, haritaların, coğrafya ve tarih kitaplarının anlattığından başka bir ülkedir bu. Bireyin yaşamak zorunda olduğu, hayatının onun içinde şekillendiği, anılarının biriktiği bir mekân olarak ülke. Acılar öznenin aidiyet duygusunu zedelemiştir ama, bağlarından kopmak üzeridir. Acıların yoğunlaşması onu kaçınılmaz olarak yersiz yurtsuz hale getirecektir. Bu artık ülke olmayan ülkede acıları anlatmanın, göstermenin, ifade etmenin yol ve yöntemleri de tükenmiştir. Tükeniyor. Her ölümle, her acıyla “alacakaranlık bakışlar” daha da koyulaşıyor, kimse kimseyi göremiyor, işitemiyor; görse yahut işitse de elden bir şey gelmiyor... 

***
Hayat galiba sonu ölümle noktalanan bir savaş. Her şey yaşandı gibi bu savaşta. Artık daha korkunç bir felaketi beklemenin bir anlamı yok gibi. Ne yapmalı sorusunun kolektif ve bireysel olarak bunca boşa düştüğü başka bir dönem var mıydı acaba geçmişte? Sahi geçmiş diye bir şey var mıydı? Yoktu aslında. Milyonlarca varoluşun geriye bıraktığı kırık dökük hikâye parçalarına geçmiş mi demeli? Dememeli. Bu hikâyeler yeni hikâyelere düğümleniyorsa, şimdiye sızıyorsa dememeli. Ölüler ölmüyor. Yaşayanlar bu yüzden yaşayamıyor. Kopuk savruk hikâyeler(imiz) zamanın kuytularına saçılıyor, o kadar. Neşeden eser kalmadı. Suçluluk duygusundan, utançtan ötürü hayattan tat alınamaz hale gelindi. Cansever’in sesindeki burukluk biraz da bugüne dokunuyor sanki: “Bir buluşma yeridir şimdi hüzünlerimiz / Biz o renksiz o yalnız o sürgün meduzalar / Aşar söylediklerimizi çeker gideriz / Ülkemiz, toprağımız, her şeyimiz / Kıyısında camların bozbulanık rakılar.” Hüzünlerin üç beş kelimeyle bile olsa dile getirileceği o “buluşma yerleri” de talan edilmiş vaziyette. Sevinçler bir yana, ne hüzünde ne acıda bir araya gelinebiliyor artık. Umudun hanesi tahliye edildi. Denizanaları gibi yan yana ama dağınık ve kopuk hayatlarımızla, “ülkemiz, toprağımız, her şeyimiz” diyerek, “söylediğimiz” şeyleri aşıp geride bırakmak, yani “gitmek” de mümkün değil. Gidilecek bir yer yok. Küre üzerindeki her yer aynı. Kalıyoruz. Kan pıhtıları gibi. Öylece. Kalalım...