Anasayfa > Haftalık Yazılar > Tuz mu Kokmuş Yoksa Vicdan mı?

Tuz mu Kokmuş Yoksa Vicdan mı?

Ömer Laçiner

12 Ocak 2016

Tartışmalarda karşıdakinin iddiasını, kanıtlarını ve bunlara dayanarak çıkardığı sonucu önemsizleştirmeye buna mukabil, kendi iddia, kanıt ve vargılarının esaslı ve daha önemli olduğunu göstermeye çalışmak normaldir. Hatta bunu biraz abartarak yapmak bile.

Ama en azından iki temel kuralı vardır bunun. Birincisi, yapılan önemlilik/esaslılık derecelendirmesini benzer her durumda kabul ediyor olma tutarlılığına uymaktır. Örneğin darbeyle işbaşına gelen X’e ses çıkarmayan birilerine saydırmış iseniz, o X’e daha fazlasını yapmış fiilen desteklenmiş olanların kınanmasına karşı çıkıp, “orada mesele başka” gibi kıvırtmalara başvurmamalısınız.

İkinci kural, kendi iddia kanıt ve yargınızın, aksine, hatta biraz farklı olanların tamamını hükümsüzleştiren bir önem ve öncelikte olduğunu peşinen esas alan; bunun ispat gerektirmez bir gerçek olarak kabulünü şart koşan bir dil ve üslup tutturmaktan özellikle kaçınmaktır. Bu durumda zaten tartışanlardan biri değil; karşısındaki sanığa suçunu itiraf ettirmeye çalışan savcı/hakim pozisyonuna re’sen yerleştirmiş olursunuz kendinizi. Oysa tartışma eşit konumları, kural ve ölçütleri gerektirir.

Kolayca çıkarsanacağı üzere; siyaseti bildik askeri savaş mantık ve kurallarının aynen geçerli olduğu bir mücadele alanı, faaliyet olarak kabul eden sağ zihniyetin az gerilimli dönemlerde bile uymakta zorlandığı, sık sık ihlâl ettiği kurallardır bunlar. Gerçi siyaseti aynen böyle anlayan, hatta bunu radikal, katıksız solcu olmanın adeta alamet-i farikası sayan “sosyalist” akımlar da yok değildir. ama “patent” sağındır ve konumuz da onların kendilerini zorda hissettiklerinde, kriz dönemlerinde bu mantıkla nerelere kadar gidebilecekleridir.

Önümüzde “tam teşekküllü” bir örnek var. AKP, en yakın rakibinin bile iki katı oya, %49.5 gibi gayet yüksek sayılabilecek bir oy oranına sahip olmasına, bu gücünü son üç dört seçimde üst üste göstermiş olmasına rağmen; siyasal gerilimi azaltmayı, durağanlaştırmayı değil, tam aksine yükseltmeyi, hatta kopma noktasına kadar zorlamayı seçmiş bir iktidar. Kısaca “kutuplaştırma” siyaseti denilen bu tutumun partinin oy oranını beslediği, arttırdığı için ayrıca tercih edildiğini söylüyor birçok gözlemci.

Bunun nasıl olabildiği; artan oya mukabil karşısında da AKP’ye ve özellikle liderliğine giderek nefret sınırında dolaşan hissiyatla yüklenen en az %30-40’lık gayet öfkeli bir toplum kesiminin oluşmasının ülkeyi nerelere sürükleyebileceği konusunu bir yana bırakıyoruz. AKP’nin bu “strateji”yi liderliğinin hayalindeki Sünni muhafazakâr otoriter/diktatöryal rejimi oturtmak için uyguladığı yolundaki tezleri de öyle.

Konumuz, bu stratejiyi izleyen AKP cenahının “tartışıyormuş” gibi göründüğü olaylarda bunu nasıl yaptığı, hangi “teknik”leri kullandığı, bu tekniklerin neye tekabül ettiğidir.

Örneğin geçen haftanın tuzu kuru kesimler açısından en spektaküler olayı olan “Beyaz Show vakası”nda bu cenahın kopardığı ibretlik gürültüye bakalım. Herhalde haberdar olunduğu için kısa keseyim. Diyarbakır’dan bir öğretmen kadının “burada kadınlar, çocuklar ölüyor, duyarlık gösterin” mealindeki sözleri, derhal “terör propagandası” diye yaftalandı; bu yakarışı onaylayan ve alkışlatan sunucu “teröre destek”le itham edilip savcılığa ihbar yapıldı... vs. AKP’nin maaşlı troll müfrezelerinin sunucu ve kanala yağdırdığı hadsiz hesapsız küfür ve hakaret yağmuru, “teknik”in olmazsa olmaz parçası olarak zaten devredeydi.

Buraya kadar AKP, şirretliğin devralınmış yollarını izliyor. Ardından da özel “katkısı” gecikmiyor. Öğretmen kadının “Cemaat”çi olduğu ilan ediliyor AKP organlarınca; “FETÖ’ye mensupmuş” denilerek. Malum, bir süreden beri “Cemaat”, ispat gerektirmeyen bir gerçeklikmişçesine AKP yetkilileri ve yandaşlarınca “terör örgütü” denilmeksizin anılmıyor. Hedefe konanların “bütün düşmanlar”la ilişkisi olmasını gerektiren “teknik”in bir eksiği böylece tamamlanıyor. Diğer eksiğini de işlevsel bir kapıkulu olduğunu kanıtlamak için çırpınan Melih Altıok gibileri yetiştiriyorlar hemen. Adı geçen kişi, “sunucunun... toplumun üst ve orta sınıf gelir grubuna dahil kimi insanlardaki AK Parti nefretine ortak olduğu” mermisiyle hücuma katılıyor.

Sadece “kadınlar, çocuklar ölüyor, biraz ilgilenin ne olur” denmiş, bu en masum hissiyata saygı gösterilmiş olduğu için bile böylesine topyekûn bir düşmanlaştırma kampanyası açılıyor diye kızmak noktasını epeydir geçtik. AKP cenahı her kıpırtıya şarjör boşaltan gözü dönmüş bir müfreze gibi davranıyor, yetkilileri, sözcüleri ve medya aygıtları ile. Ne denli güçlü görünürse görünsün, bileşimindeki –onmaz– zaafların belirivereceği korkusu, korkaklığı ile yaşayanlara özgü; o zaaf ve korkuyu örtmek için içgüdüsel olarak tetiklenen bir saldırganlık hali bu.

Aynı hafta içinde bir de malum fetva vakası oldu. Burada da AKP iktidarı cenahı, aslında öfke ve tiksinmenin yanısıra acınması da gereken aynı teknikten şaşmadı. Bu kez iddiası, iktidarı ve Diyanet İşleri Başkanlığı şahsında İslâmiyet’e, Müslüman kitleye karşı bir “kumpas” kurulduğu idi.

Kumpas malum, kuranın malzemesini de kendi tedarik ettiği bir organizasyondur. Oysa burada bütün malzeme “kumpasa uğrayan”lara ait. Fetvayı isteyen, veren, yayınlayan onlar. Tamamı kendilerine ait olan bir şey olduğu gibi gösterildiğinde nasıl olup da kumpas oluveriyor? Ama, malum AKP tekniğinde ispat etme yükümlülüğü yok. Ne denildiyse odur. Kanıt gerekmez. Eğer tenezzül buyurup “kanıt sayın bunları” denilerek bir şeyler söylenmişse; bunlar saçma sapan dahi olsa yeterli sayılmalı, en azından ciddiye alınmalıdır. Nitekim bundan dolayı, dünya tarihinde ilk kez, “aylardır bilinen bir haberi gazetede yayınlayarak casusluk yapmak” gibi akla zarar bir suç icadına tanık olduk. AKP hükümetine ve onun emir kullarına bunun bir iktidar sapkınlığından başka bir anlamı olamayacağını ne denli sağlam kanıtlarla anlatsanız da; boşuna. Savunma pozisyonuna geçtiği anda tepe üstü düşüp, darmadağın olabileceğini bilerek çareyi saldırgan olmada arama tavrı, bunu gerektirir çünkü.

Fetva meselesinde de durum üstelik bir de tiksinti uyandıran biçim ve içeriğiyle aynı. Kızıyla ensest halinde bir babanın olayda asıl merak ettiği konunun o kızın annesiyle olan nikâhına halel gelip gelmediği olmasından dolayı mı; yoksa aynı merakın ötesine gitmeyen İslâm hukukçularının bu pespayeliğinden mi daha fazla tiksineceğimize karar veremediğimiz bu rezalet vakada, AKP cenahında en ufak mahcubiyet, utanma emaresi görülmeyişi neye yorulmalı? Ar damarının sadece çatlamayıp toptan “bünye”den atıldığını söylemek sanırım vahametin bir kısmını, görünen yüzünü açıklar. Pek çok düşünür ve araştırmacının erkek cinsçiliğine ve kadına yaklaşımının İslâm fıkhı ve toplum tasavvurunun bam teli ve irin birikme noktası olduğuna işaret etmesi boşuna değil.

AKP’nin, o fıkıh ve tasavvur doğrultusunda daha kararlı ve hızlı adımlar atmaya karar verişinden sonra –ki 2011 seçimleri sonrasına denk geliyor–; kökenine, en asli ögesine yukarda değindiğimiz irin, bu parti ve iktidarının tüm organlarına ve davranışlarına yayıldı adeta.

O nedenle de; sokaklarında öldürülmüş onlarca çocuğun, yaşlı ve hamile kadının naaşı yatan, ölüleri sürüklenerek götürülen askeri kuşatma altındaki bir şehirden yine de vakur bir yakarışla seslenen, hepimizin olması gereken derin bir acıyı dillendiren bir kadına salyalar saçarak saldırmak için vicdanı taşlaşmış olmak yetmez, vicdanın boydan boya irin kaplanmış olması gerekir.

Karşımızda böyle bir hasta vardır.