Anasayfa > Haftalık Yazılar > Akıl Tutulması

Akıl Tutulması

Arzu Yılmaz

15 Ocak 2016

Delirdik…

Bunun başka bir açıklaması yok diye düşündüm. 

Öyle ya, bir kadın çıkıp “Çocuklar ölmesin” diyor ve kazara bu umudun dile gelmesine vesile olanlar bir bir çıkıp özür diliyor. Diğer yandan, işlenen suça ortak olmak istemediğini söyleyen 1128 kişi “ihanet”le suçlanıyor. 

Üstelik, “…bu ülkede 78 milyonun can güvenliğini, mal güvenliğini korumakla mükellefiz” diyen bu ülkenin Cumhurbaşkanı, aynı konuşma içerisinde şu çağrıyı yapıyor:

“Buradan hükümetimize, bakanlıklarımıza, ilgili tüm kurumlarımıza çağrıda bulunuyorum. Bu devletin ekmeğini yiyip de bu devlete düşmanlık eden herkes, hiç vakit kaybedilmeksizin, en kısa sürede hak ettiği cezaya çarptırılmalıdır. Ne okulda ne hastanede ne adliyede ne emniyette ne maliyede ne tarımda hiçbir kurumumuzda, ülkesinin bütünlüğüne, milletinin birliğine karşı tavır içinde olan kamu çalışanı olamaz. Böyle bir duruma kesinlikle müsaade edemeyiz. Bu şahsımla birlikte, milletimin de hissiyatıdır”.

Kim bu “Millet”?

Öğrenmem lazım, zira Cumhurbaşkanı diyor ki:

“Bu konuda ya milletin yanında olursunuz ya da teröristin yanında olursunuz”…

Teröristten kasıt PKK; aslında HDP de olabilir…En azından bir fikrimiz var.  

Ama “Millet” kim? 

Eğer tarafımızı seçeceksek, neye karşı olduğumuzu bilmek kadar, neye dahil olduğumuzu bilmek de hakkımız değil mi?

***
Hak mı?

Hukuk mu?

Delirdik mi?

Neyse ki biri çıktı ve yok dedi,

Bu delilik değil, “Akıl Tutulması”.

Ve ben sordum, o söyledi:

“Günümüzde rasyonel temellerini yitirmiş olan çoğunluk ilkesi tümüyle akıl dışı bir boyut kazanmıştır. Her felsefi, ahlaki ve siyasal düşüncede –onu tarihsel köklerine bağlayan hayat bağının kopartılmasıyla birlikte- yeni bir mitolojinin nüvesini oluşturma eğilimi göze çarpmaktadır; bu, aydınlanmanın ilerlemesinin belli noktalarda hurafe ve paronayaya sapma eğiliminin nedenlerinden biridir. Her konuda kamu yargılarına başvurma biçimini alan ve çeşitli kamuoyu ölçme ve modern iletişim teknikleriyle uygulanan çoğunluk ilkesi, düşüncenin hizmet etmek zorunda olduğu egemen kuvvet haline gelmiştir. Yeni bir tanrıdır, ama büyük devrimlerin habercilerinin düşündüğü anlamda yeni varolan adaletsizliğe karşı direnen bir güç olarak değil, uyumsuz olan her şeye karşı direnen bir güç olarak…”

Ama bunun sonucu belli ki despotizm diyecek oldum…itiraz etti:

“Biçimselleşmiş akla göre despotizm, zulüm ve baskı kendi başlarına kötü değildir; eğer kurucularının kazançlı çıkma olasılığı varsa, hiçbir rasyonel merci diktatörlüğe karşı bir yargıda bulunamaz”

Peki nasıl bu noktaya geldik, biz aslında demokratikleşmeyecek miydik?

“Cumhuriyet’in idealleri ve ilkeleri daha büyük bir kuvveti temsil eden ekonomik güçlerin çıkarlarıyla çatışmaya girdiği anda totaliter ajitörler ağır basmaya başladı. …konulan yasağın kaldırılmasını sağlayacak bir iktidar kuracağını söylerken, dinleyici kitlelerin bilinçdışına sesleniyordu. Rasyonel ikna yöntemleri hiçbir zaman bu kadar etkili olamaz, çünkü ancak yüzeysel olarak uygarlaşmış bir topluluğun ilkel dürtülerine ulaşamaz. Demokrasi de, yıkıcı bilinçdışı güçleri uyararak demokratik hayat tarzından ödün vermeye kalkışmadığı sürece, totaliter propagandayı taklit edemez.”

Ya halkın tepkisi? Hiç mi tepki göstermedi?

“…sürekli bir propoganda bombardımanına maruz kalmış olan halk herhangi bir yeni iktidar ilişkisini edilgin bir biçimde kabul etmeye hazırdı zaten: çok sınırlı bir takım tepkiler gösterebildiyse de, bunların tek sonucu onun varolan toplumsal, ekonomik ve siyasal düzene daha iyi uyum göstermesi oldu… siyasal bağımsızlıktan vazgeçmeyi öğrenmeden önce, yönetim biçimlerini hep ayak uydurmaları gereken birer düzen olarak görmeyi öğrenmişlerdi, tıpkı tepkilerini atölyedeki bir makineye ya da yol kurallarına uydurdukları gibi…”

Ezcümle diyorsunuz ki, gerçekliğin bir ideal durumuna gelmesiyle “…uyum düşünülebilecek bütün öznel davranışların ölçütüdür artık”. 

Ya uymazsam?

“Bugün bireyin varlığını sürdürmesi için sistemin varolma koşullarına uyması gerekmektedir. Toplumdan kaçacak yeri kalmamıştır”.   

Peki, madem kaçacak yer yok, ben de bu “Millet”e uyacağım diyelim… peki bu bir kurtuluş olacak mı?

  “Kitlelerin bir bölümü, bu fırsattan yararlanarak özdeşleşmek ve kişisel egonun gerçekleştiremediği şeyi- doğanın zapturapt altına alınması, içgüdülere egemen olunması- böylece şiddet yoluyla gerçekleştirmek ister. Kendi içlerindeki doğa yerine dıştaki doğayla savaşırlar. Kendi evinde iktidarsız olan süperego, toplumda bir cellata dönüşür. Bu bireyler, bir yandan bastırılmış dürtülerini serbest bırakırken, bir yandan da kendilerini uygarlığın koruyucuları olarak görmenin doyumunu yaşar. Saldırganlıkları iç çatışmalarını ortadan kaldırmadığı ve her zaman saldırabilecekleri başka inanlar olacağı için de bu bastırma rutini durmadan tekrarlanır. Ve böylece toptan yıkıma doğru gider.”

Gözünüzü seveyim, “doğanın zapturapt altına alınması, içgüdülere egemen olunması” filan demeyin, aklıma daha geçen hafta gündeme gelen dokuz yaşındaki kızına şehvet duygularıyla yaklaşan baba hikayesi geliyor…Neyse, konuyu dağıtmayayım. Beni asıl yakalayan vurgunuz “uygarlık” oldu. Zira en son konuşmalarından birinde Cumhurbaşkanı da şöyle diyordu:

"Esasen bizim kültür ve medeniyet anlayışımız tüm dünyaya aynı şekilde bakmamızı gerektiriyor ve öyle de yapıyoruz. Güney Amerika'daki, Asya'nın ve Afrika'nın ücra köşelerindeki çabalarımızın öncelikli sebebi işte bu anlayıştır…Bizim için insani değerleri savunmak, herhangi bir politikanın aracı veya kılıfı değildir. Bu tavır binlerce yıllık devlet geleneğimizin ve mensubu olduğumuz milletin hasletlerinin bir gereğidir.”

Kabul etmeliyiz ki, bunlar çok güzel sözler. Üstelik yine Cumhurbaşkanı’nın verdiği bilgiye göre dünün yardım alan Türkiye’si bugün yardım yapmada dünyada en zengin ülkeleri geride bırakan devlet haline geldi. 2015 yılında Türkiye’nin yaptığı uluslararası insani yardım rakamının 5 milyar doları bulması bekleniyormuş. Başka bir iyi haber de Türkiye’nin dünyada ilk kez gerçekleştirilecek Dünya İnsani Zirvesi’ne ev sahipliği yapmak üzere seçilmesi. Dolayısıyla, iddia ettiğiniz gibi bir “yıkım” ortada yok gibi görünüyor. Bilakis “Bir olacağız, diri olacağız, iri olacağız” deniliyor…

“Alman ağır sanayicilerinin kan ve toprak ve sağlıklı köylülerden oluşan bir ulustan dem vurmasıyla…”

Pardon?

“Romalı bir saray şairinin kırsal hayatın erdemlerini övmesiyle Alman ağır sanayicilerinin kan ve toprak ve sağlıklı köylülerden oluşan bir ulustan dem vurmasıyla arasında büyük bir fark yoktur. İkisi de emperyalist bir propagandaya hizmet etmektedir.”

Olur mu canım? Cumhurbaşkanı her fırsatta “dünya beşten büyüktür diyor”, herkes “sessiz devrim”den söz ediyor…

“… Nazi rejimi, kendini bir isyan olarak gördüğü anda bir yalana dönüşmüştür. Reddettiğini ilan ettiği o mekanik toplumun bir uşağı olarak, o toplumun özünde baskıcı olan yöntemlerini devralmıştır.”

Ha anladım! Siz Kürt şehirlerinde süren ölümüne zulmü kastediyorsunuz. Evet bunu söyleyen başkaları da var. Mesela 90’lara dönüldü diyorlar, hükümet askerle işbirliğine girdi diyenler var filan…Benim de aslında gelmek istediğim nokta buydu. Şimdi biz tarafımızı seçmeye çağrılıyoruz ya? Neden buna gerek duyuyorlar ki? Biz öyle sessiz kalsak olmaz mı?   

“Egemen klik bu vahşetin tek sorumlusu olmasa da (çünkü nüfusun büyük bir bölümü, doğrudan katılmadığı durumlarda bile açıkça onaylamıştı bu olayları), bu azgınlık, ne kadar ‘doğal’ olursa olsun, son derece rasyonel bir plana göre başlatılıyor ve yönetiliyordu. …Naziler, Alman halkının engellenmiş arzularını kullanıyordu. Naziler’le sınai ve askeri destekçileri hareketlerini başlattıklarında, maddi çıkarları kendilerininkiyle özdeş olmayan kitleleri hareketlerine katmak zorundaydılar. Bunun için, sınai gelişmenin mahkum ettiği, kitlesel üretim tekniklerinin çökerttiği geri tabakalara başvurdular…köylüler, zanaatkarlar, esnaf, ev kadınları ve küçük imalatçılar…Bu grupların eylemli desteği olmasaydı, Naziler iktidara gelemezdi”.

Anlattıklarınız oldukça açıklayıcı, ama niye dönüp dönüp bana Nazi Almanyası’nı örnek veriyorsunuz? Siz kimsiniz? Nihayetinde nedir bu “Akıl Tutulması” dediğiniz şey?

***
Max Horkheimer. Akıl Tutulması da Horkheimer’ın II. Dünya Savaşı sürecinde yazdığı bir kitabın adı. Kitap, eleştirel bir bakışla, modern aklın yapısına ve işleyişine odaklanıyor. Ancak, bu kitabı aynı zamanda bir Yahudi olan Horkheimer’ın yaşadığı Nazi deliliğini açıklama çabasının bir ürünü olarak değerlendirmek de sanırım yanlış olmaz.   

Benim Akıl Tutulması’nı yeniden elime almamın nedeni de bu aslında: giderek bir delilik haline dönüşen bu şiddet ve baskıyı anlamak…