Pirus Zaferi

Arzu Yılmaz

29 Ocak 2016

Cenevre III’ün akıbetinin meçhul, ama Cenevre III’de yer bulamayan PYD’nin Suriye’deki varlığının baki olduğu hemen herkesin malumu…

Dolayısıyla, Türkiye’nin an itibariyle görece başarı sayılabilecek diplomatik kazanımının bir “Pirus Zaferi” olduğu çok yakında anlaşılacaktır. 

Zira “Kobane düştü düşecek” sözleri nasıl içerde yaşanan toplumsal kopuşta bir dönüm noktası olduysa, “PYD katılırsa boykot ederiz” dayatmasının da Türkiye’nin zaten kırılgan olan bölgesel ve uluslararası ilişkilerinde geri dönüşü zor bir siyasal kopuşa neden olması kaçınılmaz.

Türkiye bir devlet olarak kendi siyasal varlığını ve kapasitesini, Kürtlerin siyasal bir aktör olarak varolma çabasına ve ihtimaline koşullandırmış görünüyor. Bir başka ifadeyle, Türkiye “Ben varsam Kürtler yok, Kürtler varsa ben yokum” diyor…

ABD Dışişleri Bakanlığı sözcüsü Toner’ın da işaret ettiği üzere, Türkiye için Suriye’nin geleceği, öyle anlaşılıyor ki, “varoluşsal bir sorun”.

Peki gerçekten öyle mi?

Yani PYD’nin Cenevre III’e katılması ya da daha geniş anlamda, Suriye’de bir Kürt siyasal entitesinin ortaya çıkması Türkiye için “varoluşsal bir sorun” mudur?

Bu sorunun yanıtını aramadan önce PYD’nin aslında ne olduğu üzerine kafa yormak yerinde görünüyor. 

Zira gündemde yer alış biçimiyle PYD adeta IŞİD’le mücadele çerçevesinde ortaya çıkmış bir örgüt gibi algılanıyor. Bu bağlamda, PYD’nin varlığının ve meşruiyetinin neredeyse yalnızca IŞİD’e karşı verdiği mücadele üzerinden tartışılıyor olması, üstelik Kürt siyasal hareketinin de bu yönlü bir tartışmayı tercih ediyor görünmesi anlaşılır gibi değil…

Hiç kuşkusuz bu tercih, yıllardır süren bir zulmün kurbanları olarak hiçbir zaman hak ettiği ilgiyi göremeyen Kürtlerin, sözkonusu IŞİD olduğunda, zulme direnen kahramanlar olarak uluslararası toplum nezdinde itibar kazanmasını sağladı. Ancak, PYD’nin Suriye’nin yarınında oynayacağı rolü son tahlilde tayin edecek olanın IŞİD’e karşı verdiği mücadele değil, Kürtler için verdiği mücadele ve Kürt sorunun çözümünde yüklendiği misyondur.

Bundan yaklaşık dört yıl önce Radikal 2’de “PYD Hakkında Bilmediklerimiz” başlığı altında bir yazı kaleme aldığımda bu misyona kısaca değinmiş ve yazıyı şu tavsiyeyle bitirmiştim: 

“AKP hükümeti açısından PYD’yi ‘PKK uzantısı’ diye dışlamak yerine ‘hatalarımızın sonucu’ diye içselleştirmesinin pekala mümkün ve daha akılcı olacağını düşünüyorum. Nitekim ABD’nin Suriye’deki çıkarlarını gözeterek böyle bir pragmatizmi benimsemesi hiç sürpriz olmayacaktır. Dolayısıyla PYD’nin ve de Suriye Kürdistanı’nda oluşturduğu otoritenin tanınması, bir bakıma ‘yarım bırakılan bir projeye’ devam etmek gibi de görülebilir.”

Bugün ABD’nin PYD’yi PKK’den ayrı ve dolaysısıyla “terörist” saymamasının asıl nedenini yalnızca IŞİD üzerinden okumak eksik kalır. Zira IŞID’in henüz bu kadar önem kazanmadığı 2012 yılında dahi ABD için PYD ile işbirliğinin tutarlı bir seçim olacağı belliydi.

Çünkü PYD, yukarıda da işaret ettiğim gibi, IŞİD’den çok daha eski ve muhtemelen kalıcı olan Kürt sorununa çözümün bir parçası olarak 2003 yılında bizzat ABD desteğiyle kurulmuştu.

Yine aynı yazımda, PYD’nin kuruluşunda bizzat yer alan PKK’nin eski liderlerinden Osman Öcalan’ın bu sürece ilişkin anlattıklarını şöyle aktarmıştım:   

“2002’de PKK yönetimi ve ABD büyük ölçüde anlaşmıştı. Anlaşmanın özünde PKK’nin Ortadoğu’daki yeni gelişmelere bağlı yeniden yapılandırılması öngörülüyordu. PYD (Suriye Kürdistanı), PÇDK (Irak Kürdistanı) ve PJAK (İran Kürdistanı) işte böyle bir ortamda doğdu. Amaç, PKK’nin Kürdistan’ın dört parçasına yayılan tekelci yapısını kırmaktı. Plana göre, her parçanın kendi koşullarına uygun yapılanması sağlanacaktı. Böylelikle kendi siyasi potansiyelini ve enerjisini kendi çözüm arayışına yönlendirecekti.”

Nihayetinde, aradan geçen on yılda PYD kendini yeniden kurdu ve dönüştürdü. Ancak, ABD açısından PYD’nin işlevinin değiştiğini söylemek zor. Bilakis, PYD’nin IŞİD’e karşı mücadelede elde ettiği başarı, bundan on yıl önce akamete uğrayan plana yeniden hayat verdi. Ezcümle, ABD’nin bugün PYD’ye verdiği desteğin, özünde, Kürt sorununu Kürtlerin yaşadığı her bir ülke ölçeğinde çözme ve dolayısıyla dört parça Kürdistan düzenini sürdürme stratejisinde herhangi bir değişiklik olduğunu iddia etmek yersiz.

Bu stratejinin Kürtler içinde de alıcısının olduğu muhakkak. Yaşanan savaşın tozu dumanı kalktığında, özellikle Rojava yönetimi içinde PKK’nin dışlanmasına dönük hangi politikaların devreye sokulduğunu görmek daha kolay olacak. 

Ancak, paradoksal olan şu ki Türkiye’nin “PKK=PYD” politikası bugün sözkonusu stratejinin başarıya ulaşmasının önüne çıkan en önemli engel. Türkiye, PKK ve PYD arasında hiçbir ayrıma fırsat vermeyecek bir biçimde davranmakla, aslında PKK’nin dört parça Kürdistan’da tutunma politikasına başka herhangi bir faktörden daha fazla yardımcı oluyor. Aynı şekilde, “HDP=PKK” propogandasının da Türkiye ölçeğinde benzer sonuçlar doğurduğu özellikle son dört ayda yaşananlarla sabit.

Son tahlilde, eğer mesele gerçekten Türkiye için “varoluşsal bir sorun” olsa, tam tersine PYD’nin Cenevre III’de temsil edilmesinin herkesten önce Türkiye tarafından desteklenmesi beklenir. 

Ancak, asıl mesele Türkiye değil…

Asıl mesle Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “varolma sorunu”…

Bugün PKK, HDP, PYD hepsinin birden “şeytanlaştırılması”nın Türkiye’nin her geçen gün varlığından bir parça koparırken, Erdoğan’ın “varlığına varlık” kattığını görmemek için kör olmak gerekir.

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın en son kaymakamlara yaptığı konuşma aslında daha fazla söze gerek bırakmayacak kadar açık:

“Mevzuatı koyun bir kenara, zihinsel inkılabı devreye sokun…gerekirse belediye araçlarına el koyun. Bir engelle karşılaşırsanız özel kalemimi arayın, bu konuyu doğrudan ben takip ediyorum”…

Hiç şüpheniz olmasın.

Bu bir Pirus Zaferi! 

Başka bir yazının konusu olmakla birlikte, burada iki cümleyle de olsa değinmeden geçemeyeceğim.

Bu yaşananlar bir yönüyle bana, 2007-2008 Güneş Operasyonu’nu hatırlatıyor.

O zaman da, Türk Silahlı Kuvvetleri Kürdistan Bölgesel Yönetimi’nin kuruluşunu “kırmızı çizgi” ilan etmiş ve ABD’nin uzun süre engellemelerine rağmen nihayet Güneş Operasyonu’nu gerçekleştirmişti.

Ancak, bu operasyonda yaşanan hezimet TSK’nın adeta altın yıllarının sonu oldu.

Bir diplomat o günleri anlatırken “Ankara’da hükümet bu sonuca pek de üzülmüş görünmüyordu” demişti.

Bugün AKP’nin Kürt politikasının arkasında duruyor görünen herkesin de yarın olacaklara hep birlikte üzüleceğini varsaymak naiflik olur.

Ama boşuna söylememişler: Kendi düşen ağlamaz.


.