Anasayfa > Haftalık Yazılar > Faşizm Tartışması

Faşizm Tartışması

Barış Özkul

31 Ocak 2016

Faşizmin bir siyaset terimi olarak yazgısı 'hazin'dir. 1919-45 arasında Avrupa’da belirli bir rejim modelini temsil eden faşizm, savaş sonrasında kavramsal bir enflasyona uğrayarak her çeşit sağ maraza teşmil edilmiştir. Muhtelif kötülüklerin sonuna faşizm takısı getirmek moda olurken faşizm bir 'canavarlar kataloğu'na dönüşmüştür: Sosyal faşizm, sağlık faşizmi, ekofaşizm, moda faşizmi… Veya “o arkadaş biraz faşisttir” [1]. Her taşın altından çıkan bir terimin analitik değerini kaybetmesi kaçınılmazdır. Faşizm teorisyenlerinin faşizm ile otoriteryanizm yahut totaliteryanizm arasındaki ayrımı tartışmaya devam etmelerinin bir nedeni de bu kapsayıcılık. Sözkonusu rejimler birbirlerine dönüşebilen, aralarında geçişlilikler olan sistemler olarak mı düşünülmelidir? Eğer öyleyse, faşizmin semantik bagajının bu kadar dolu olmasının sebebi nedir?

Faşizmin gevşek kullanımının iki savaş arasında Avrupa’da kurulan faşist rejimlerden kaynaklanan bazı sebepleri var. Sosyalizm veya liberalizmin aksine faşizm, kurucu metinleri/öğretileri olan; sarih kavramlarla içeriklendirilmiş bir ideoloji değildir. Bir siyasal hareket olarak iktidara gelmek için iyi kötü işleyen bir parlamenter sisteme, seçimlere ve kitle hareketine ihtiyaç duymuştur. Bu bakımdan modern bir olgudur. Ama gündelik hayatta tutkal işlevi gören faşist motifler esasen Avrupa romantizminin milli kur(t)uluş mitlerini çerçeveleyen simgelerden ödünçtür: Yeniden doğuş (palingenesis), yeni Almanya, yeni İtalya, Başmelek Mikail’in Romanya’sı, anka kuşu…[2] Kurumsal siyaset düzleminde ise faşizmin paradigmatik örnekleri olan Almanya ve İtalya ile faşist hareketlerin muhafazakâr seçkinler tarafından asimile edildiği Macaristan, Avusturya, Romanya, İspanya gibi ülkelerdeki faşizm örnekleri dayandıkları sınıfsal taban, kurdukları politik ittifaklar, hedefledikleri gelecek tasarımı bakımından ciddi farklılıklar gösterir [3]. Faşizm, etnik ve lokal farklılıkları çatışmacı bir politik seferberlik aracılığıyla eritmeyi amaçlayan bir aşırı-milliyetçilik türü olduğundan yerlileştirilmeye, sulandırılmaya oldukça müsaittir.

Örneğin anti-komünizm, yayılmacılık ve popülist otoriteryanizm İtalya ve Almanya örneklerini benzeştirir. Ama “Alman ırkı”nın lebensraumunu Sibirya düzlüklerine kadar genişletmeyi düşünen Nazizm’in yayılmacılığı ile (Barbarossa Harekâtı başarılı olsaydı Hitler’in Yahudi Soykırımı’ndan sonra 25 milyon Slav’ın hayatına mâl olacak bir başka soykırıma girişeceği artık biliniyor) söylem düzeyinde Roma İmparatorluğu’nu diriltmeyi arzulasa da fiiliyatta görece rövanşist bir saldırganlık politikası izleyen Mussoli’nin (Etiyopya’nın işgali öncelikle 1896’nın rövanşıydı) yayılmacılık politikası farklıdır. Avrupa’da hiçbir faşist rejim, Nazizm’in kemikleşmiş tabanına erişememiştir. 1930’larda NSDAP’ın üye sayısı 850 bin, parti üyesi olmayan SA sayısı 400 bin iken, İspanya’da Falange toplam 10 bin kişiden oluşur [4]. Nazi Partisi, Dimitrof’un vaktiyle iddia ettiği gibi sadece “finans kapitalin en gerici, en şoven, en emperyalist unsurlarıyla” ittifak temelinde yükselmemiştir. Alman işçi sınıfı, köylülük ve giderek tahsilli orta sınıfların dahil olduğu kalabalık bir sınıfsal bileşim sözkonusudur.

Mesele nicelik meselesi değil elbette. Almanya’da 100, Macaristan’da 20 faşist vardı gibi bir muhakemeyle varılacak bir yer yok. Vurgulamak istediğim nokta, faşist hareketler-faşizan eğilimler ile bir siyasal rejim olarak faşizm arasında ayrım yapma gerekliliği. Zira “karizmatik liderlerin” faşizan özellikler sergilemesi ile faşizmin bir rejim olarak tesis edilmesi, biri sık rastlanan diğeri II. Dünya Savaşı’ndan sonra giderek seyrekleşen iki farklı olgu. Dolayısıyla Nazizm ya da faşist İtalya ile paralellik ararken iki rejimi doğuran tarihsel konjonktür de hesaba katılmalı.

Şu aralar Türkiye’deki rejimin de otoriteryanizmden faşizme evrildiğine dair bir kanaat oluştu (link). Bana kalırsa mevcut durum,  faşist bir rejimin kuruluşundan ziyade iktidarın totaliter devlet projesinin karşısına dikilebilecek olası bir demokratik muhalefetin önünü almak için faşistlere meşruiyet kazandırdığı/alan açtığı bir görünüm arz ediyor. Bu, bir rejim değişikliği değildir. Bir benzetme yapılacaksa Macaristan ve Romanya’da iki savaş arasındaki duruma bakılabilir. Kuşkusuz Almanya ve İtalya’da da “yerli ve milli” olma “erdemi” yüceltilmişti. İkisinde de yeniden doğuş (yeni Almanya-yeni İtalya) edebiyatı baskın kılınırken kültürel hegemonya adına muhalif sesler susturulmuş, medya baskı altına alınmıştı.

“Mağduriyet” söylemi oralarda da alt-orta sınıfların hınç ve öfke duygularını harekete geçirmek üzere kullanılmıştı (I. Dünya Savaşı’nın yarattığı yıkım ve Versailles’ın katkılarıyla). AKP de 14 yıldır mağduriyet söylemini elden bırakmış değil. Bir başka benzerlik, AKP’nin de İtalyan ve Alman faşizmi gibi tabandan örgütlenen bir halk hareketi olması.  Kitlelere geleneksel seçkinleri gerileterek yeni bir “millet” yaratma vaadinde bulunma stratejisi Almanya ve İtalya'da da taraftar toplamıştı.

Ne var ki AKP’yi faşist olmaktan çok otoriter-muhafazakâr kılan temel bir farklılık var. Faşizmin alametifarikalarından biri paramiliter örgütlenmedir. Naziler, Hitler’in başarısız darbe girişiminden sonra paramiliter esaslarda örgütlenen bir taban hareketi olarak yükselişe geçtiler. Mussolini’nin, savaş gazilerinden topladığı squadristi (kara gömlekliler) öncelikle sosyalistlerin katli ve sindirilmesiyle görevli bir paramiliter örgüttü. Romanya’da Antonescu’nun demir muhafızları da aynı şekilde. AKP ise hukukdışına çıkmaktan çekinmiyor ama resmiyetdışına çıkıp sistematik bir paramilitarizme bel bağladığı görülmüş değil.

1 Kasım seçiminden umdukları sonuç çıkmasaydı, Osmanlı Ocakları neye evrilirdi bilinmez (gazete basan, yazar yumruklayan bir paramiliter hassasiyet kabarmaktaydı). 1 Kasım’dan sonra ise AKP’nin merkezî devletin yönlendirmesine tâbi bir paramiliter örgütlenmeye ihtiyacı kalmadı. “Paralel devlet” soruşturmalarıyla, çözüm sürecinde gelinen noktayla TSK’ya iade-i itibarda bulunan, rejim güçleri nezdinde güven tazeleyen bir iktidarla karşı karşıyayız. Öte yandan, Perinçek’in Vatan Partisi’nin, “oluk oluk kan akıtma” tehdidi savuran zatın AKP’ye yakınlaşma çabalarının içten içe memnuniyetle karşılanması; akademisyenler bildirisini imzalayanların kapılarının işaretlenmesi, sosyal medyayı demokrat kamuoyu için gayya kuyusuna çeviren trollerin sırtlarının sıvazlanması, rejimin faşist bir karaktere bürünmese de bundan böyle faşistlerle pekâlâ yol arkadaşlığı edebileceğini, muhalifleri sindirmek gerektiğinde faşizan taktiklere başvurabileceğini gösteren emareler. Daha tehlikeli bir emare ise Erdoğan’ın “esnaf gerektiğinde alperendir, polistir, askerdir”, “benim muhtarım hangi evde kim var bilecek”, “kaymakam gerektiğinde mevzuatdışına çıkacak” gibi beyanatlar vermesi. Eğer rejim o istikamette ilerlerse, muhafazakâr-otoriter karakteri ile şimdilik arızî/yedeklenmiş görünen faşist unsurlar yer değiştirebilir. Bu ihtimali ortadan kaldırmanın yolu bütün etnik ve dinî kimlikleri demokrasi-hukuk ortak paydasında buluşturan bir muhalefetten geçiyor.


[1] Roger Griffin, faşizmin gündelik dildeki kullanımını örnekleyen geniş bir katalog sunar, Faşizmin Doğası, çev. Ali Selman, İletişim, 2014.

[2] Bkz. Constantin Iordachi, Karşılaştırmalı Faşizm Çalışmaları, çev. İsmail Ilgar, İletişim, 2015.

[3] Bu konuda önemli bir makale için bkz. Aristotle A. Kallis, “Faşizmin ‘Rejim Modeli’: Bir Tipoloji”, a.g.y içinde, s. 349-83.

[4] Aktaran Michael Mann, “Faşistler”, a.g.y. içinde, s. 301-49, İletişim 2015. Daha detaylı bir döküm için bkz. Ian Kershaw, Hitler, the Germans and the Final Solution, Yale University Press, 2008.