Anasayfa > Haftalık Yazılar > Pervasız Gidiş ve Muhalefet

Pervasız Gidiş ve Muhalefet

Murat Belge

01 Şubat 2016

Tayyip Erdoğan’ın gençlik yıllarında, belediye başkanlığı yaptığı yıllarda, hattâ Başbakanlığı’nın erken dönemlerinde bu dünyadan çok şikâyetçi olduğu anlaşılıyor. Çünkü şimdi, bastığı yerin daha güvenilir olduğuna inandıkça, azarlamadığı kimse kalmadı. “Ey…” diye başlayan tiradlarla herkese görevini hatırlattı, ayar verdi. Yanılmıyorsam, ilk örnek Şimon Peres’di. Oradaki diklenme epey popülarite kazandırmıştı. Ama herkes Şimon Peres değil, bütün âletler çekiç değil, bütün sorunlar çivi değil ve bir “yerli ve millî” atasözüne göre “Her kuşun eti yenmez.” 

Tayyip Erdoğan’ın bu “huşuneti” sonucunda Türkiye bugün tarihinde olmadığı kadar yalnız bir ülke haline geldi. En “sağlam” bellediğimiz Amerika ile ilişkimiz kötüledikçe kötüledi. Bugün ancak, “geçmişteki dostluk”, hâlihazırdaki münasebetsizliklere karşı bir denge sağlıyor.

Avrupa (“Avrupa” diye genelleyebildiğimiz kadarıyla) hiçbir zaman Türkiye’yi Amerika’nın gördüğü gibi görmedi. Türkiye ile ilişkisi öncelikle askerî olmadığı için, Türkiye’nin demokrasi dışı davranışlarına Amerika gibi hoşgörülü olmayı gerekli görmüyordu. Buna, Avrupa sağının, “Ya bu adamlar AB’ye kabul edilirse” korkusu da eklendi. Türkiye’nin en olumlu zamanlarında, yani AKP iktidarının erken dönemlerinde böyle bir katılımı engellemek için elinden geleni yapan Sarkozy, D’Estang v.b. şimdi “Gördünüz mü? Ne kadar haklıymışsınız!” diyorlardır. Ama bu doğru değil. Erdoğan’ın bugünkü tutumunu görmüş, anlamış değillerdi. Bu tutum ortaya hiç çıkmasa da onların tutumu değişmezdi.

Ortadoğu’daki durum, İran, Rusya, Mısır v.b. Bunlara girmeyeyim. “Sıfır sorun”dan “sıfır dostluk” noktasına geldik. Bunun böyle olmasında en büyük sorumluluk da Tayyip Erdoğan’ın sırtında.

Dış politika, hele bizimki gibi toplumlarda, siyasî hayatı doğrudan etkilemez. Biz burada zaten “Bütün dünya bize düşmandır” ideolojisiyle yetiştirilmiş bir toplumuz sonuçta. Uydurulmuş bir izolasyonun gerçek bir izolasyona evrilmesi insanlarda bir şok yaratmaz. Ama dünya artık her şeyin içiçe olduğu, öyle yaşandığı bir dünya ve dünya kamuoyunun değerlendirmesi kendi kanallarında yeterince etkili oluyor. AKP’nin, daha doğrusu Tayyip Erdoğan’ın gitgide büyüyen bir antipati yaratan davranışlarının da bir bedeli olacağını tahmin ediyorum. Bakalım nerelerden, nasıl tezahür edecek?

Ekonomik olarak zaten bir şekilde başladı.

Bu arada Türkiye’deki önemli sorun, muhalefet dediğimiz cenahın etkisizliği. AKP’nin doğrudan çıkar bağlarıyla bağladığı azımsanmayacak sayıda insan olduğunu biliyoruz. Ama çeşitli nedenlerle AKP’den kopan kimseler, ondan daha tutarlı ve güvenli bir siyasî “liman” görmüyorlar.

Haziran’da bu cephenin davranışı Kasım’ı ve bugünkü durumu getirdi. Bunun baş sorumlusu elbette MHP idi ama AKP ile koalisyon umudu taşıyan (ve bunun temelsizliğini uzun süre anlayamayan) CHP de büsbütün masum değildi.

HDP ise yeniden başlayan savaşta Kandil’in rolü konusunda bu kadar pısırık kalınca hükümetin bu kavgayı kızıştırmaktaki katkısını anlatmakta da inandırıcı olamadı ve o da Haziran’da ulaştığı noktanın çok uzaklarına sürüklendi.

Muhalefet cephesinde bir “yapamazlık” hüküm sürüyor. CHP ile MHP artık iyice arkaikleşmiş ideolojilerinden ötürü mefluç durumdalar. HDP’nin sırtında ise gene böyle bir arkaik ideoloji yükü var ve aynı zamanda varolan daha çağdaş eğilimin egemen konuma gelmesini engelliyor; bu da HDP’nin toplumun bütününe hitap etme imkânını elinden alıyor.

Bir yandan kamçılanan şiddetin de etkisiyle, AKP oyları düşeceğine yükseliyor. Bu da Tayyip Erdoğan’ın yürürlüğe koyduğu siyasetin toplum tarafından onaylandığı mesajını veriyor; onun, gerilim dozunu yükselterek bu siyaseti sürdürmesine yol açıyor. Bir yandan da, izleyen taraftarların gözüne her yaptığını başaran önder gibi görünmesini sağlıyor. Gerçekten de, ciddi bir yolsuzluk suçlamasından bu şekilde sıyırtıp geçmesi ya da Haziran’daki oy kaybından bu noktaya gelebilmesiyle müthiş bir sihirbaz gibi görünmesine şaşmamak gerek.

Ancak o cephede her şey bu kadar Tayyip Erdoğan lehinde gelişmiyor. Belirli bir siyasi deneyim sahibi olanlar Erdoğan’ın tuttuğu siyasi yolun ne kadar tehlikeli (bütün ülke için) bir yol olduğunun farkındalar. Endişeleri gün geçtikçe büyüyor. Erdoğan geri dönülmesi gittikçe imkânsızlaşan bir yolda, gerilimi tırmandırarak yürüyor. Onunla yakın çevresi arasında karşılıklı bir ajitasyon diyalektiği var.

AKP’yi kurarak birlikte yola çıkanlar şimdi yavaş yavaş seslerini çıkarmaya başlıyorlar. Hüseyin Çelik, daha sonra Bülent Arınç bu konuda uvertür yaptılar. Söyledikleri bilinmeyen, daha doğrusu tahmin edilmeyen şeyler değildi – muhalefetleri de biliniyordu. Gene de onların söylemesi önemliydi. Örneğin HDP’lilerle yapılan görüşmelerden Erdoğan’ın haberdar olması. Bu, tabii, “barış” diye çıkılan yolda sabotajın kimden, nasıl geldiğini ortaya koyuyor. Ama yalnız HDP’nin iddiası olarak kalması, Erdoğan’ın bu alanda da “dezenformasyon” yapmasını kolaylaştırırdı.

Arınç ve Çelik’ten sonra, bir şeyler söylemek isteyen çok kişi olduğunu tahmin edebiliriz. Ama bu arada Davutoğlu’nu da unutmamak gerekir. Tayyip Erdoğan’ın “sınırsız iktidar” hırsının doğrudan nesnesi ve hedefi, doğal olarak, Davutoğlu olmak zorunda. Nitekim kendisi de “Seçilmiş Cumhurbaşkanı ve seçilmiş Başbakan olmuyor” diyerek içinden geçirdiğini açığa vurdu. “Hükümet etme” anlayışlarında önemli farklılıklar olduğu da zaten anlaşılıyor. Bugünlerde bu iki “merci”nin “danışmanları” arasında bir boğazlaşmanın da sürmekte olduğu anlaşılıyor.

Ancak bütün bunlara kaldıracağından fazla anlam ya da, daha doğrusu, “beklenti” yüklememeli. Bu siyasî çizginin oldukça kendine özgü bir üslûbu var. Ayrıca, ideolojisi güçlü olduğu için, “kol kırılır yen içinde” anlayışı da oldukça güçlü. AKP’nin, başında Erdoğan’la sıkı sıkı yapıştığı iktidarın elden gitmesi, hattâ zayıflamasının sorumluluğunu kimse yüklenmek istemez. Öte yandan, bu gibi önderlerin ayağı bir sürçmeye görsün, çevrelerindeki o amigo çemberi de şaşılacak bir hızla erir.

Tayyip Erdoğan benzeri görülmemiş işler yapmakla “mümeyyiz” oldu. Örneği olmayınca, bu pervasız gidişin neler getireceğini kestirmek de zor. Bakalım göreceğiz.