Anasayfa > Haftalık Yazılar > Uçurumun Kıyısında

Uçurumun Kıyısında

Ömer Laçiner

10 Şubat 2016

Çevresinde, inanç ve dünya görüşü farklı da olabilen ama aynı/benzer değer ve duyarlılıkları paylaşan insanlarla ülkenin sorunlarını konuşurken, mevzu “ne yapılabilir” sorusuna geldiğinde, genellikle çaresizlik gibi görünen bir boşunalık duygusunun zihnine çöküverdiğini söyleyen insan sayısının giderek daha da arttığının farkında mısınız?

Şahsen, paylaştığım bu duygu, kendini gerçekten güçsüz ve çaresiz hissetme hali ile kesinlikle ilgili değil. Veya bir başka deyişle; bu duygu, ülke sorunlarının merkezinde yer alan AKP iktidarının ve onun kitlesel destek halkalarını oluşturan muhafazakâr kesimlerin sayısal çokluğundan ve devletin güç ve imkânlarını hemen hemen tamamen ele geçirmiş olmalarından ötürü verdikleri “aşırı güçlü” görüntü karşısında kendini aciz hissetme gibi bir duygu değil.

Çünkü sözkonusu duygunun bence başlıca iki nedeninin de bu görüntü ile doğrudan ilgisi yok.

Birinci neden, aslında kimlik politikalarının siyasal alanı belirlediği her yer ve durumda geçerli olan bir olgudan kaynaklanıyor. İnsanları değişmez ve değişmesi çok zor kimlikler üzerinden kodlayarak, böylece tanımlayarak, onları bu kimliklerin “yetkili” organlarınca tesbit edilmiş davranış ve düşünüş kalıplarının taşıyıcı nesneleri işlevine indirgeyen bu tür siyasal ortamlarda, modern siyasetin can damarı olan tartışma, yani karşısındakini ikna edebilme ihtimali kaçınılmaz olarak daralır ve çok geçmeden de kapanır. Siyaset başlıca kimliklerin yetkili organ veya liderleri arasındaki pazarlıklardan, manevra ve güç sınamalarından ibaret hale gelir. Kimliklerin sıradan taşıyıcıları olan geniş kitleler ise –oyunun şiddetlenmediği dönemlerde– seyirci, sertleştiğinde şehit/kurban olmaya hazır nefer konumundadırlar.

Kimliklerin birbirlerinin neredeyse tam zıddı olarak tanımlandırıldığı “kutuplaştırma” faslı açıldığında –ki AKP iktidarının 2011’den beri gayet “bilinçli” olarak yaptığı da budur– tartışma, ikna ihtimalinin kalıntıları bile silindiği gibi, karşılıklı konuşmanın kanalları da tıkanır; diğerini dinlemek gereksizleşir; daha doğrusu dinleme, her ne suretle olursa olsun kendi kimlik hesabına kullanılacak malzeme araştırma işine dönüşür. AKP medyasının tamamının bu konuda Yeni Akit’le bile yarışacak derecede faaliyet gösteriyor olması bunun sonucudur.

AKP cenahında, 7 Haziran’dan sonra dizginleri tamamen ele almış görünen ekip, bu kimlikleri kutuplaştırma politikasını ve onun sonucu, gereği olan; değil tartışmayı, diyalogu bile imkânsızlaştıran, yalan dolan, iftira dâhil her yöntemi kullanarak karşısındakini ithama dayalı “konuşma” biçimini, açıkça millet dışı/düşmanı addettiği parti, çevre ve akımlarla sınırlı olmaktan da çıkardı. Kendi cenahı içinde en hafif bir eleştiriyi dillendirenler bile derhal en ağır sıfatlarla düşmanlaştırıldılar. Bülent Arınç ve Hüseyin Çelik’e yapılan muamele bu bakımdan ibretliktir.

“Yetkili” olarak adına kavuştuğu kimliğe, cenaha mensup olanlara, gözlerinin önünde cereyan etmiş bir olayda dahi ne görüp neyi görmemiş gibi davranmayı, neyi umursayıp neleri kaale almaması gerektiğini empoze eden, “düşman” cenahın söz ve davranışlarında sadece hangi “ihanet” türünün aranmasını dikte eden bu “siyaset dili” karşısında duyulan bir “çaresizlik”ten söz ediyoruz. Şiddet ve saldırganlığının sınırsız, insafsız oluşuna duyulan öfkeyle sizi de “kendisi gibi” olmaya sürükleyebilecek bir dil. Asıl “tehlike”si de bu. Karşınızdaki ile tartışma, ikna kanallarınız bütünüyle iptal edilmiş ise, kendinizi bu tehlikeye atmanız, onun gibi kirlenip ahlâki ve vicdani kaygılardan sıyrılmanız, “başka çare yok” noktasına savrulmanız doğallaşabilir. Siyaseti görüş, değer, ilkeler ve idealler bağlamında bir etkinlik olmaktan çıkarmaya koşullu kimlik politikalarının hem de bu biçimiyle belirleyici olduğu bir ortamda, ister istemez bir kimlik altında yapıyor ve önemsiyor iseniz; sizi düşmanlaştıranların simetriğinde bir tutumun asla çare olmadığını bilirsiniz. Ama bunun dışında, onu geriletecek ve etkisizleştirecek yolu bulmak da giderek zorlaşmaktadır. Ve bulunabilecek yolların tümü de uzun ve yoğun bir sabır, direnç, birikim ve maharet isteyecektir. Bunu da bilirsiniz. Kolay çarenin olmadığını bilmenin “çaresiz”liğidir bu.

Şahsen, ne o mahut “12 Eyül öncesi”nde, ne “12 Eylül dönemi”nde ne de ‘90’lı yılların kurşuniliğinde buna benzer bir “çaresizlik” duygusu yaşamadım. Sözün, akıl ve mantığın işlevsizleş(tiril)diği, haklılığın salt fiziki-sayısal güce sahip olmaya bu denli endekslendiği bir dönemle bu ülke herhalde Cumhuriyet’ten beri ilk kez karşılaşıyor.

1920-30’ların tek parti diktatörlüğünü unutmayın denilecektir. Elbette şiddet ve kıyıcılıktaki huşunetiyle şimdi Kürt illerinde sokakları cesetlerle doldurmakla meşgul AKP yönetimini aratmaz. Ama kıyıcılık bilançosu daha ağır olsa bile ne yöntemleri bu denli kirli ve kural tanımaz, ne de dili bu denli zehirli, ufunetlidir.

Bahsettiğimiz ikinci nedeni bu noktadan itibaren özetle açıklayabiliriz.

Siyasal tarihimizin hiçbir yönetici kadrosunda görmediğimiz ölçüde kaba, külhani ve hiçbir ahlâki kural, değer tanımayan, yalan ve iftirayı peynir ekmek gibi kullanan bu kirli ve zehirleyici dil; özgüveni, özsaygısı yerinde, zihni yeteneklerinden, ufuk genişliğinden emin, geleceğine güvenli bir kadro tarafından mı benimsenebilir; yoksa tam tersinin sözkonusu olduğu, o nedenle de kendi derin zaafını, iç kofluğunu örtme telaşına kapılmış birileri tarafından mı?

Türkiye’nin geleneksel merkez partilerinin tam bir çürüme ve çöküş hali yaşadığı, uluslararası ortamın 11 Eylül şokuyla “ılımlı İslâmcılığa” büyük destek ve teşvik sağladığı bir dönemde; AKP’nin bu olağanüstü konjonktürel imkânların ivmesiyle başlayan iktidarının ilk dönemlerinde bu istisnai “şans”ı nedeniyle “başarısız” olması zaten mümkün değildi. Herhangi bir yetenek ve marifet göstermelerine gerek bile olmayan o konjonktürde arkaikleşmiş Atatürkçülük(ler) hariç, ciddi hiçbir muhalefetle karşılaşmadan; buna mukabil içerde asla AKP’li olmayacak çok geniş ve çeşitli çevrelerin dolaylı desteğine, dışarda Türkiye’de demokrasinin kökleşmesini, “darbe geleneği”nden sıyrılmasını isteyen AB gibi etkin güçlerin maddi, manevi teşviklerine sahip olarak hükümet eden AKP bu süre boyunca yetenek, donanım ve özgüven derecesini gösterecek hemen hiçbir ciddi sınavla karşılaşmadı. Böylesi bir testten geçti denilebilecek karar anlarında, örneğin o ünlü 2003 “Mart tezkeresi” vakasında nasıl bir “gaflet ve dalalet” içinde olduğunu gördük ise de; bunu cezasını gayet ağır biçimde ödemekten –ve bu arada tüm ülkeye ödetmekten– yine şansı sayesinde kurtulduğunu da unutmayalım. O yıl sahte, uydurma gerekçelerle Irak’a savaş açan sözde “uluslararası koalisyon”un başını çeken ABD ve İngiltere ile diğer müttefikleri, Irak’ı işgal etmelerinin üzerinden çok değil bir iki yıl geçtikten sonra, yol açtıkları felaketin ağırlığı altında pişmanlıklarını dile getirmiş, yanlış yaptıklarını ifade etmişken; AKP lideri Bay Erdoğan şimdi bile hâlâ Irak’a saldırıya doğrudan katılamadığı için açık açık hayıflanıyor ise; içinde bulunduğu gaflet ve dalaletin derinliğine mi hayret edelim; yoksa sergilediği idrak kıtlığından mı dehşete kapılalım... bilemiyoruz.

Burada bir dünya görüşü kavrayışı darlığı ve sefaletinden önce, onu ikincilleştiren bir zihinsel donanım zayıflığı ve nitelik güdüklüğü sözkonusu. Bu zaten savunduğunu iddia ettiği –İslâmcı/muhafazakâr– dünya görüşü, çok daha donanımlı ve zihni yetenekleri daha gelişkin birilerince temsil ediliyor olsaydı en azından yaptığı ağır hatayı vakitlice anlayabilir, hiç değilse ısrar etmezdi. Ama dikkat edilsin, özellikle 2011 sonrasında AKP cenahında trend Erdoğan “zihniyeti” güç kazandıkça donanımlı ve yetenekli mensupların tasfiyesinin hızlanması biçiminde işliyor. Yani, özetle bu cenahta zihinsel yetenek, donanım ve ahlâki kaygının azalması ile doğan boşluk sayısal-fiziki güce abanma eğilimi, külhani tarz ve ahlâki kaygılardan tamamen uzaklaşma ile “dolduruluyor.”

Nitekim Bay Erdoğan’ın “ustalık dönemi” diye adlandırdığı 2011 sonrası süreçte bu zat ve partisi tarafından hemen bütün alanlarda verilmiş önemli siyasal karar ve uygulamalarına bakınız. Giderek vahamet dozu, ahlâk ve kural tanımazlık derecesi artan, sonuçları gittikçe ağırlaşan bir yanlışlıklar silsilesi görülecektir sadece. Bu zatın ve iktidarının “Kürt ve Suriye sorunu”na ilişkin politikaları ise ülke geleceğini tamamen karartabilecek sonuçlarını şimdiden vermektedir. Türkiye bu vasıfta bir kadronun uç noktasına kadar götürdükleri bir Sünni-Türk kimliği tam egemen kılma politikası ile neredeyse bir uçurumun kenarına sürüklenmiştir.

Asla vazgeçemeyeceğimiz çare arayışını “çaresizlik” gibi gösteren bu vahim durumdur. Ama bu durum karşısında tıpkı Anibal’in asırlar önce söylediği gibi “ya bir yol bulacağız ya bir yol yapacağız” (icat edeceğiz).