Ego (III)

Erdoğan Özmen

02 Nisan 2016

Artık iyice anlamış olmalıyız: Günümüzde bütün toplumlara, hayatı mutlak bir iktidar ve güç kavgası olarak gören korkunç herifler hükmediyor. İçleri sadece güç ve iktidar arzusunun ateşiyle kavrulan, bunun için adi bir mafya “etiğinin” vahşi, intikamcı, misillemeci, hınç ve nefretle yüklü bütün araç ve yöntemlerini kolayca sahiplenen, üçüncü sınıf mafya filmlerinin ete kemiğe bürünmüş kötü adamları tümü. Kötülük çünkü, en vahşi düşünce, fantazi ve duygularımızın başka bir insanın ıstırabı ve feryadı söz konusu olduğunda bile en küçük bir sınır, en ufak bir engel tanımadan, hiçbir suçluluk ve pişmanlıkla sendelemeden doğrudan eyleme dökülüvermesi değil midir? Dahası, kötülüğün yaslandığı derin kaideye, ölümcül haset ve hınca biraz daha yakından bakarak, kötülüğün öncelikle bizzat failin kendi çıkarları ve esenliğini tehdit eden bir eylemlilik içinde vücut bulduğunu bile ileri sürebiliriz. En temelde demek ki, sırf ötekinin daha fazla acı çekmesini garantilemek üzere acı çekmeye hazır bir ruh halidir kötülük. Ve böylesi bir radikal kötülüğün duraksayacağı, geri çekileceği, tereddüte düşeceği bir sınır yoktur artık. Kötülük şehveti/iştahı denen şeyi, işte bu acıdaki hazda (acılı hazda) konumlandırmalıyız. Kötülük enerjisi denen; somut insanların capcanlı acıları karşısında bile hiç eksilmeden, yumuşamadan, parçalanmadan kalabilen mutlak vicdansızlık ve taş kalpliliğin o uğursuz kısır döngüsü de aynı kaynakla ilintilidir. Kötülerin insanı usandıran ve içini tüketen –ama en nihayetinde kaçınılmaz olarak kendi ölümlerine de yol açacak olan- aşırı-canlılıkları, hiper-aktiviteleri, dur durak bilmeyişleri, sürekli el yükseltmeleri bundandır. Çünkü onlar için daireyi nihayete erdirmenin bir yolu yoktur. Kaçınılmazdır bu. Bir kez onların ölümcül döngüsüne kapıldıktan sonrası hep aynı tekrardan ibarettir; haset ve hıncı tatmin etmek, yatıştırmak daima imkânsızdır.

Ürkütücü bir hınç ve kızgınlıkla aynı şeyi tekrarlıyorlar: “Geldiğimiz yere kolay gelmedik. Çok çileler çektik, çok mahrumiyetler gördük. Buna değdi ama. Şimdi bizim sıramız!”: Her türlü hakkaniyet ve eşitlik ilkesini parçalayarak tam bir medeniyet kaybına işaret eden eşik burasıdır işte. Rasyonalitenin bütün yordamlarını reddeden, cehalete, nezaketsizliğe ve hoyratlığa bir erdem statüsü veren zevk politikası uğrağı… Hiç tatmin olmayacakmış gibi görünen açgözlülükleri ve gözü karalıkları bu yüzdendir. Toplumun antagonistik bölünmüşlüğünden kaynaklanan temel eksiklikleri bir kayıpmış gibi düşünmenin/deneyimlemenin ve aynı toplumsal çerçeveyi muhafaza ederek o kayıpların telafisinin mümkün olacağına inanmanın hınç ve nefret yüklü pratikleri kapıdadır artık. Herkesin herkesi düşman olarak göreceği, hasetin ve hıncın, her düzeyde ve birden ortaya çıkan yapay kutuplaşmaların, linçlerin, yüzergezer ve ölçüsüz rövanş ve intikam hislerinin vasatı çoktan hazırdır. Suçluluk ve utanç duygularının hakiki herhangi bir zeminini daha baştan eriten, yok eden bir vasat… 

Toplumun bütününü kat eden ve çoktan apaçık bir suç örgütü derekesine düşmüş iktidar kliğinin hazır bulduğu ve temsil etmeye talip olduğu bir duygu ve zihniyet matrisinden söz ediyoruz demek ki. Medeniyet ve terbiye, ahlak ve vicdan, sınır ve yasak/yasa parantezinden çok önce var olan tüm ilkel, hoyrat, düşmanca ve kontrolsüz itki ve eğilimlerimizi en saf haliyle ete kemiğe büründüren figürlerin bir otorite vasfıyla vaftizi ve nihayet özdeşleşme figürü olarak seçilmesinin arkaplanında bu devasa toplumsal çöküş, çözülme ve yön kaybı vardır. Bir topluluğun başına gelebilecek en feci şeydir bu. Kendi kendini besleyen, ileriye doğru her hareketinde sadece kendi öncülleriyle karşılaşan, kendi dışındaki bütün referanslara kapalı tam bir havasızlık ve çürüme süreci.

Başka türlü de söylersek: Modern zamanlarda insanlığa tahakküm eden baba otoritesi figürü, öznenin toplumsal bakımdan kabul edilebilir ve anlamlı davranış ve tutumlar sergilemesini temin eden, bunun çıpası/referansı vazifesi gören Freudçu ödipal babadır. Ondan önce ama, Totem ve Tabu’da Freud der ki; insanlığın tarih-öncesinde (yasakların yasa ile belirlenmediği zamanlarda), ilksel sürünün ilksel babası vardır. Bütün kadınların ve zenginliğin sahibi olan, kendi otoritesine meydan okuyan bütün oğulları şiddetle bastıran ve öldüren, tüm zevkin ve mutlak keyfiyetin kendinde toplandığı acımasız şef. Bir gün kardeşler bir araya gelir ve topluca babayı öldürürler. Şiddet yüklü bu edim uygarlığı kurucu bir statü edinir. Çünkü baba katli sonrasında, pişmanlık hisleriyle ve ortaya çıkan kaosa son vermek amacıyla, toplumsal düzende baba otoritesi figürünü, ensesti ve cinayeti yasaklamak üzere ödipal baba olarak yeniden tesis ederler. Ölü baba yaşarken sahip olmadığı bir güce kavuşur.

Günümüzün neoliberal/postmodern toplumlarında vuku bulan şey, gayri-ahlaki ya da aşırı ve sapkın zevkleri özneye yasaklayan ödipal babanın düşüşü ve onun yerini herkesi kendisine özendirip zevk almaya çağıran müstehcen ilksel babanın doldurmasıdır. Zamanın ruhunu yansıtan, ifşa eden bütün imgelerin, reklamların, hayat tarzı öğretilerinin aynı buyruk (“Zevk al!”) etrafında toplanması boşuna değildir.

Bir toplumun bireylerinin, sınıf ve gruplarının belirli bir tarihsel zamanda (görünürde aynı hedeflere doğru) esas olarak hangi saiklerle; örneğin diğerkamlıkla ve eşitlikçi bir adalet arzusuyla mı yoksa haset ve hınç itkileriyle mi yöneleceğini belirleyen derindeki libidinal ekonomi meselesidir bu. Ya da, tam o konjonktürde mevcut ruhsallık düzeyi hastalıklı ve sapkın (pedofil, sadist, psikopat, narsist vb.) örüntü, eğilim ve tutkuları mı yoksa pozitif yüceltimleri mi desteklemekte ve/ya da açığa çıkarmaktadır. Toplumun o anki egemen bilinçdışı örgütlenmesi ve özdeşimleri hangi kanalları açmakta ve serbestleştirmektedir? 
                                                                      ***

Ego meselesini yerleştireceğimiz geniş çerçevedir bu. Çünkü tüm bu gelişmelerin diğer yüzünde, kendimize reva gördüğümüz bir zillet, varlığımızı saf egodan ibaret bir yüzeye düşürmüş/sıkıştırmış olmanın sefaleti vardır. Ego çünkü, “her şeyden önce bedensel egodur. Yalnızca bir yüzey kendilik (entity) değil, kendisi bir yüzeyin projeksiyonudur.”

Yine de, mecburen ve karmaşık olan ego konusunu dağıtmadan toparlarsak: Ego başlangıçta bebeğin dışsal bir imge ile özdeşleşmesiyle oluşur. Bu kökensel ego imgesel kimliğimizin ilk yabancılaşmış tabakasına karşılık gelir. Bu, öznenin kendi ayna imgesiyle kendini özdeşleştirme kapasitesinin neden olduğu ve kendinin yabancılaştırıcı katmerlenmesinin ürünüdür. Böylece kökensel ego, ayna –ya da ötekiler- tarafından yansıtılan ideal imgeyle imkansız bir örtüşmeyi gerçekleştirmeye girişir. Buradaki imkansızlığın bir sonucu ve etkisi olarak bu ilişki öznenin kendi kendisiyle –kendinin narsisistik imgesiyle- daimi bir rekabet içinde olmasıdır. Belki de en temelde narsisizm ile saldırganlık bir ve aynı şeydir.

Yok etme tutkusu, asla nihayete ermeyen yarış ve rekabet, hınç ve haset kendine benzeyen ötekine yöneliktir ve imgesel boyutun/düzenin en önemli karakteristiğidir. Medeniyet dediğimiz şey, bu itkilerimize/tutkularımıza nasıl ve hangi ölçüde sınırlar/yasaklar getirebildiğimizle ilgilidir.

Hayvanlar aleminde içgüdülerin insafına ve ritmine kalmış bir sınır ve ölçü sorunudur bu: Erkek ayı sıklıkla dişinin yavrularını öldürürmüş ki, dişi tekrar doğurgan olabilsin. Onları tanıyamadığından, yavrular kendinin de yavruları olsa bile sonuç değişmezmiş. Eğer dişi yavrularını savunmaya kalkacak olsa, onu da, tıpkı kendi üreme ve avlanma hakkı/sahası için savaştığı bir erkek ayı gibi öldürebilirmiş. Yeri gelmişken; doğayı her zaman rayında ve ahenkle işleyen, kutsal ve dengeli bir bütünlük olarak tasavvur eden ve küresel ısınma vb meselelerde insanlığın tümüne yönelik soyut çağrılarını tekrarlayıp duran liberal ekolojik tezlere karşı uyanık olmalıyız.

Türün en sonunda topluca kendini mahvetmesine yol açacak bütün yatkınlık, itki ve tutkular karşısında sınır ve yasak sorunu, insansa söz konusu olan, imgesel kayıttan, oidipus-öncesi dönemden çıkarak, dilin/sözün/kültürün düzenine girme sayesindedir ancak. Egonun çeperlerine sıkışıp kalmış zavallı varoluşumuzun –kapitalist medeniyetin başlıca örüntüsü ve dayanağının- ötesine geçme sorunudur bu. Ayılardan farklı bir hayatımız ve geleceğimiz olsun istiyorsak şayet…

 
Bu vesileyle, Barış için Akademisyenler bildirisini, ve sonrasında onların sergilediği cesaret ve kararlılıkları bir kere daha kayda geçirelim. Israr edeceğimiz nokta tam burasıdır çünkü: Sözü üstlenmek, sahiplenmek, iletmek… Bunun karşısında iktidar sahiplerinin sergilediği barbar ve vahşi tavrın, -doğrudan söyleyelim- hınç ve hasetin aynı zamanda ne denli yüz kızartıcı olduğu çoktan apaçık ortada değil midir? Uzun dönemde her birimiz daha eksiksiz farkına varacağız ki, yürütülen “büyük” özgürlük, adalet, kardeşlik ve eşitlik mücadelesinin nihai kaderi, asıl olarak işte bu “kenardaki”, “gürültüsüz”, gösterişsiz” alanlarda belirlenecek. Hep öyle olmaz mı zaten; aynı geri dönüşlü jestle “meğerse olay başkaymış” diye düzeltir kendini herkes.