Düzen

Derviş Aydın Akkoç

03 Nisan 2016

Hiçbir şeyin peşinden koşmamalı belki de: ne şöhretin ne de malın mülkün. İktidar ve otorite hele, hepsi de insan hayatını çarçur eden geçici arzular. Büyük bir çoğunluk açısından, doğumdan ölüme bütün bir ömür, bu arzu imgeleri için çırpınırken tükeniyor. Öte yandan, dün olduğu gibi bugün de pek çok gaddarlığın, yamyamlığın, cinayetin temelinde de bu arzular yatıyor galiba. İnsanın güce, hep daha fazla güce; yani hükmetmeye, üstünlük kurmaya, efendi olmaya, zenginliğe olan kadim açlığı hâlâ bir muamma. Bir türlü doyurulamayan açlıklar bunlar. Ve bu açlıklardan beslenen uğursuz kibir: İnsanın kendini doğanın ve hayvanların hâkimi, yani “yeryüzünün halifesi” olarak görmesi. Nietzsche’nin ahlakın kökeni hususunda insanın doğa karşısındaki bu iflah olmaz küstahlığına işaret etmesi de, yine bu fasıldan. İnsanın müstesna bir varlık olduğu fikri ona her şeyi yapma hakkı tanımıştır: köleleştirme, sömürme, fethetme, öldürme, tecavüz. Bu açıdan bakıldığında hakikaten de müstesna bir varlık: Eziyetler şahı! Kendi türüne olduğu kadar başka türlere de zarar veren insanın doğayı boyunduruk altına almaya çalışması da şifası olmayan bir maraz. Kıvrılıp sürünen bir salyangozun hayatıyla bir insanın hayatı arasında hiçbir fark yoktur oysa, biri diğerinden daha değerli ya da değersiz değildir.

                                                                              ***

Türlü zayıflıklarla malûl insan henüz kendisinin halifesi olamamışken nasıl olur da yeryüzünün halifesi olabilir? Yalnızca dinlerin değil, politik tasavvurların da çekirdeğinde yer almaktadır bu kanaat: Varlık hiyerarşisinin tepesinde konumlandırılmış insan! Böylesi bir iddia ancak güçsüzlükten, çaresizlikten, sinsi bir zavallılıktan kaynaklanabilir. Güçsüzlüğün inkârı, kabarmış bir iştahın, şımarıkça bir tepkinin tezahürüdür hatta. Güçsüzlükten doğan “güç istenci” de her türlü hınca kapı aralar. Nitekim insan uygarlığı da bu hıncın, dünyanın halifesi olma saplantısının ifadesi bir yerde: Yasaklayan, kısıtlayan, baskı mekanizmaları yaratan, kurban eden, cezalandıran uygarlık. Kazanç ve kayıp diyalektiğinde kayıpların ağır bastığı, ama bunun bir şekilde örtüldüğü, sözüm ona “kaos” yerine “düzenin” tercih edildiği fakat aslında orman kanunlarının maharetle maskelendiği, temelinde kanın ve terin olduğu kırılgan bir yapı olarak uygarlık. Neresinden bakılırsa bakılsın zorbalık üzerine kurulu o şatafatlı kale...

                                                                         ***

Freud’un insanın “özünde uygarlık düşmanı” olduğu, uygarlığın “bireye karşı korunması gerektiği” yönündeki saptamalarında hakikat payı var. Evet, insan yıkıcıdır, kötülüğe ve şiddete eğilimlidir. Fırsatını bulduğunda kuralları elinin tersiyle iter. Tembellikte üstüne yoktur. Disipline gelmez. Doğrudur, insan uygarlığa diş biler. Ama Freud’un yargısı ters çevrilebilir: birey de uygarlığa karşı korunmalıdır zira uygarlık bireyi bütünüyle silmeye yönelik keskin bir zihniyete dayanır. Devlet, aile, hapishane gibi kurumsal şebekelerle örgütlenmiş uygarlık, devasa kudretiyle bireyi yalnızca tehdit etmekle kalmaz, onu sindirip öğütür de. İnsanın bazen uygarlığın çarklarını kırıp parçalamak, ahlakın ve hukukun omuzlarına yüklediği değerlerden silkinmek istediği anları olur. Çalışmak istemez. Disiplin gömleğini yırtmak için hayıflanır. Yasalardan illallah eder. Homurdanır. Bazen kırıp döker. Kaçıp firar etme, ferahlama isteğidir bunlar aslında. Uygarlık işte bu özgürleşme içgüdüsünü “düşmanlık” olarak kodlar. Uygarlığın baskı araçları da bu anları etkisizleştirmek, yatıştırmak içindir. Bin yıllardır perdahlanan ikna etme, ikna iş görmezse de bu kez zor uygulayarak dize getirme stratejisi de ölümü gösterip sıtmaya razı etme siyasetini eksen alır: Düzen yerine kaos tercih edildiği vakit hayatın katlanılmaz olacağı yollu ideolojik algı. Uygarlıktan kopup “doğa durumuna” dönüş korkusu, ölümün an meselesi olduğu sıfır noktası. Ailede başlayıp okullarda yahut şurada burada devam eden bütün pedagojiler bu fikrin içselleştirilmesini hedefler: İnsan uygarlık olmadan yaşayamaz, dolayısıyla sınırlarını egemenlerin çizdiği çerçeveye tabi olmalıdır. İçselleştirme sürecine direnen varoluşlar toplumun kıyılarına itilir, kapatılır, sürülür, öldürülürler.

                                                                       ***

Kibirle yıkanmış insan algısı çözülüp dağılmadığı müddetçe uygarlığın dönüştürülmesi mümkün değil. Tam da bu algıdan ötürü baskı ve cebir belki de dünya durdukça duracak. Efendiler olacak, köleler olacak. Ezenler olacak, ezilenler olacak... Arada kanlı bıçaklı kapışacaklar, daha zalimce boğazlamak için birbirlerini sonra yeniden anlaşacaklar; topluluk halinde yaşamanın bedeli olarak...