Anasayfa > Haftalık Yazılar > Gazeteciliğin Geleceği

Gazeteciliğin Geleceği

Sezin Öney

19 Nisan 2016

Türkiye'de basın özgürlüğü sorunları o kadar büyük ve gittikçe de büyüyor ki, gazeteciliğin geleceğine ilişkin evrensel tartışmaları tamamen kaçırıyoruz. Gazeteciliğin geleceği ne olacak? Kâğıda basılı gazetelerin ömrünün tükendiği bir dünyada, internetin ağırlığının giderek arttığı gelecekte gazeteciler ne yapacak ve meslekleri nasıl bir dönüşüme uğrayacak? Daha doğrusu, gazetecilik mesleğinin geleceği olacak mı?

Türkiye’de medyanın özgürlüğüne ilişkin çok ciddi sorunlar yaşarken bu gibi felsefi ve gazetecilik mesleğinin küresel boyutta varoluşsallığına ilişkin sorular, hepimizin boyunu aşıyor gibi görünüyor.

Oysa, Türkiye’de hak ve özgürlüklerin yeniden ve çok ağır biçimde kuşatma altına alınmasının, en ağır sonuçlarından biri de, birçok konuda “sınır ötesinde”, küresel ölçekte neler tartışıldığından çok uzaklaşmamız. Ağır baskı ortamında tabii, gazeteciler hapisteyken, mesleki özgürlükleri sürekli daha fazla kısıtlanırken, "gazeteciliğin geleceği ne olacak", Türkiye ölçeğinde çok "lüks" bir soru gibi kalıyor.

Bunun sonucunda da, zihinsel olarak da giderek kendi içimize kapanıyoruz. Fark etmeden en büyük kaybımız da bu belki de. Değil evrensel boyuttaki tartışmaları, Avrupa gibi, tarihsel, zihinsel olarak can damarları ile bağlı olduğumuz coğrafyalarda ne yaşandığından, ne olup bittiğinden de kopuyoruz.

Geçtiğimiz haftalarda, Brüksel'de Avrupa Parlamentosu'nda "An Alternative Media Landscape for Europe" (Avrupa için Alternatif bir Medya Düzeni) toplantısına katılırken bahsettiğim kopukluğu bir kez daha ve çok yoğun biçimde hissettim. Bu toplantıyı, Avrupa Birleşik Sol/Nordik Ülkeler Yeşil Sol Konfederal Grubu (GUE/NGL-Confederal Group of the European United Left/Nordic Green Left) düzenliyordu. Avrupa Birliği üyesi 14 üye ülkeden 19 farklı politik hareketten 52 üyesi olan bu Avrupa Parlamentosu grubu üyeleri arasında, Yunanistan'dan Syriza ve İspanya'dan Podemos gibi dünyada sol harekete yeni soluk getiren partiler de var.

Avrupa ile zihinsel makasın açılmasının kayıplarından biri de, bu genç partilerin ne yaptığını, yeni sol hareketler olarak neler yaşadıklarını, nasıl bir gelişim sürecinde olduklarını yakından takip edememek. Türkiye'de, sol hareketler, "hayat memat" meselelerinin derdine düşmüşken, yeni örgütlenmelerin nasıl yapılabileceği, yeni fikirlerin nasıl üretilebileceği, dünyadaki örneklere bakarak, onlarla dayanışarak nasıl farklı şeyler yapılabileceği konularında da ister istemez büyük bir kopukluk yaşanıyor. Türkiye'nin sorunlarının büyüklüğünün yanı sıra, bir de tabii, birçok farklı kesime "dişlerini geçirmeye" başlayan umutsuzluk meselesi var. Gelecekten, toplumdan, bir şeylerin "değişebileceğinden" ümidi kesince, hem insanın kendisinin hem de başkalarının ne yaptığına ve yapabileceğine yönelik ilgi de yok oluyor. "Büyük ve derin içe kapanıklığımız" da, aslında değişimin öncüsü olabilecek kitleleri dibe çektikçe çekiyor. Ve, tabii, değişimi de iyice imkânsızlaştırıyor.

Avrupa Parlamentosu'nun Genç Enerjisi

2014'te, çiçeği burnunda bir siyasi hareket olarak büyük bir sürpriz yaratarak Avrupa Parlamentosu'na, beş milletvekili yollayan Podemos'un, siyasetteki ilk çalışma günleri olarak niteleyebileceğimiz döneme, Avrupa Parlamentosu'nun diğer merkezi Strasbourg'da şahit olmuştum. Sadece iki yıl içinde, yani şu an, İspanya'nın ikinci büyük partisine dönüşmüş durumda olan Podemos, Avrupa Parlamentosu'na ilk adım attığı o günlerde, "bu tecrübesizlikle ne yapacaklar" diye merak ediliyordu. Gerçekten de, 25 Mayıs 2014'te kurulduktan sadece 20 gün sonra, İspanya politikasının kemikleşmiş, merkez sağ ve soldan oluşan "iki parti politikasını" sarsmak kolay değil. "Milletvekillikleri" resmileştikten iki yıl sonra, Podemos'un en "yaşlısı" 1978'li, en genci 1988'li Avrupa parlamenterlerinin son derece enerjik ve hevesli, aktif politikacılara dönüştüğünü görüyorum. "Politikacılara dönüştüğünü" diyorum zira, Podemos milletvekillerinin Avrupa Parlamentosu öncesi, aktif siyasi geçmişleri yok. Evet, bazıları siyasi örgütlenmeler içinde yer almışlar; ancak, hiçbiri 'politik görev' üstlenmemiş veya siyasi örgütlenmeler içinde de bir 'kariyer' yapmamışlar. Bugünse, Avrupa Parlamentosu'nun komiteleri içinde yer alıyor, parlamentonun imkânlarıyla toplantılar düzenliyor ve Avrupa meseleleri ile ilgili kendi siyasi görüşlerini ortaya koyuyorlar. 

Avrupa Parlamentosu'nun yaş ortalaması bu dönem ve önceki dönemler, 49 civarında seyrediyor. Türkiye'de de, Büyük Millet Meclisi'nde bu dönem benzer bir yaş ortalaması var; Türkiye vekilleri yaş ortalaması 49,9 yaş . Buna karşılık, Avrupa Birliği'nin üye ülkelerinin yaş ortalaması 42,2 yaş; Türkiye'ninki ise, 29,6. Gayet açık ki, Türkiye'de siyasete çok daha "genç" soluk gerekiyor. Özellikle de, gençlerin sadece Türkiye içinde siyasette aktif olması değil, sınırları aşarak dünyadaki "genç hareketlerle" de temas ediyor olabilmesi lazım. Ama yazının başında bahsettiğim içine kapanıklık ve bununla beraber umutsuzluk, gençlere ya geleceklerini Türkiye dışında görmeleri veya Türkiye içindeki dengelere "razı olmaları" gibi iki zor seçenekten başka bir şey sunamıyor.


Wikileaks, Panama Belgelerine Karşı


Avrupa Parlamentosu'nda benim katıldığım toplantıda, Podemos'un Avrupa milletvekili olan Miguel Urbán Crespo, gazeteciliğin geleceğinde "sızdırma haber" konusunu gündeme getirdi. Ve Londra'nın Ekvador Büyükelçiliği’nde "sürgünde" olan Wikileaks'ın kurucusu Julian Assange ile bağlantı sağlayarak onun gazeteciliğin geleceği ile ilgili görüşlerini yansıtmasını sağladı. Assange, gazeteciliğe yaklaşımını takip edenlerin aşina olacağı şekilde, bu mesleğe çok da sıcak yaklaşmıyor. Ona göre, Wikileaks bir tür "tarihçilik" çalışmasının parçası. Yani, Wikileaks, gizlenmiş bilgileri açığa çıkararak, tarihe iz bırakıyor ve geleceği değiştiriyor. Assange'a göre, Wikileaks'ın amacı, herkesin ulaşabileceği, bilgi ile arasındaki engellerin kaldırıldığı bir arşiv oluşturmak. 

Assange, son günlerde çeşitli kereler yinelediği üzere, "Panama Belgeleri Vakası" ve bu belgeleri tasnif ederek haberleştiren Uluslararası Araştırmacı Gazeteciler Konsorsiyumu'na (International Consortium of Investigative Journalists-ICIJ) fazla sıcak bakmadığını, bu toplantıda da dile getirdi.

Burada bir parantez açalım ve Türkiye'de gündemden çok hızlı düşen Panama Belgeleri'nin hikâyesini anımsatalım. Kimliği hâlâ bilinmeyen bir kişi, 11,5 milyon dokümandan oluşan, dünya kara para trafiğine ilişkin şimdiye değin ortaya çıkmış en büyük belge külliyatını oluşturan Panama Belgeleri'ni ele geçirdikten sonra, Almanya’nın önde gelen gazetelerinden Süddeutsche Zeitung’un muhabiri Bastian Obermayer’la bağlantı kurdu. Bu gizemli kaynak, Obermayer’a, dünyanın önde gelen politikacılarının da içinde bulunduğu off-shore para trafiği ile ilgili “40 yıla yetecek manşet çıkaracak” belgelerle ilgilenip ilgilenmeyeceğini sordu. Süddeutsche Zeitung, 75 ülkeyi ilgilendiren boyutta, bu kadar çok belge içeren bir sızdırma haber dosyasıyla yalnız baş edemeyeceklerini düşündü. Ve bunun üzerine, ICIJ ile bağlantı kurdular. ICIJ üyeleri de, "dış gözlere " karşı şifrelenerek korunan veri tabanları ve haberleşme yöntemleri gibi araçlarla, halen bu belgeler üzerinde çalışıyor ve peyderpey haber yapıyorlar.

Şimdi, Wikileaks'ın Panama Belgeleri'ne karşı tavrına dönelim...

Katıldığım toplantıda, Assange'ın Panama Belgeleri meselesi ve ICIJ'ın kendisine karşı soğuk tavrına bizzat şahit oldum, belirttiğim gibi. Zaten, Wikileaks'in resmi Twitter hesabından, Panama Belgeleri ile ilgili, "Eğer, belgelerin yüzde 99'unu sansürlüyorsanız, tanımı itibariyle gazeteciliğin de yüzde 1'ini yapıyorsunuz demektir" diye bir mesaj da atılmıştı. Assange'ın kendisi ise katıldığımız toplantıda, gazetecilerin sızdırma bilgilere, "kendi meslek kültürleriyle" yaklaştıklarını ve bu nedenle, bilgilerin halka doğrudan ulaşamamasının ister istemez bir sansür mekanizmasını tetiklediğini öne sürdü. Böylece gazetecilik mesleğinin tümüne bir eleştiri getirmiş oldu ve ICIJ'ın doğası gereği, "dünyayı dönüştüremeyeceğini" iddia etti.

Gazetecilerin, bilgi ve toplum arasında "bariyer mi, aracı mı olduğu" tartışmasını bir yana bırakırsak, ICIJ'in gazetecilik tarihi açısından çok önemli işler yaptığı, çığır açtığı bir gerçek. ICIJ'in kuruluş hikâyesini, kişisel tesadüflere dayalı olarak, yakından biliyorum. Bu araştırmacı gazetecilik ağı, 1997’de, Amerikalı gazeteci Charles Lewis tarafından kurulmuş. Daha doğrusu Lewis, önce medyadaki kariyerini bırakıp, Washington merkezli Kamusal Tutarlık Merkezi’ni (Center for Public Integrity-CPI) kurmuş. Lewis, ABD medyasının 60 Dakika (60 Minutes) gibi en meşhur araştırmacı gazetecilik programlarının ekiplerinde yönetici olarak yer almış, mesleğinin en zirvesine kadar ilerlemiş bir isim. Fakat, ABD medyasının zirvesindeki gazetecilik standartları Lewis’i tatmin etmemiş ve 1989’da CPI’ı kurmuş. Benim de tanıma şansına eriştiğim Lewis, son derece mütevazı ve mesleğine âşık biri. CPI'ın varlık sebebi de, politikacıların kamuoyuna “hesap verebilir”, “tutarlı” olmaya zorlanması ideali. Araştırmacı gazeteciler ağı ICIJ de, Tutarlılık Merkezi CPI'ın bünyesinden çıkmış, aynı eksende bir proje. Yolsuzlukların, politikacıların yasadışı veya etikdışı ilişkilerinin sınırları, ulus-devletlerin sınırlarını aştığına göre, araştırmacı gazeteciler nasıl birbirleriyle dayanışabilirler, ortaklaşabilirler; sınırlardan bağımsız beraber çalışabilirler, tam bu amaca odaklanıyor ICIJ.

Bu arada bir not düşelim; Türkiye’den tek bir tane ICIJ üyesi var: o da, Metin Münir ve bu duayen isim de artık aktif olarak gazetecilik yapmıyor. Araştırmacı gazetecilik için şartların hiç de elverişli olmadığı Çin’den Azerbaycan’a, Rusya’ya, Nijerya’ya gazeteciler bu ağın bir parçası da, neden Türkiye'den bir üye yok; bu da düşündürücü. Benim gibi hiç araştırmacı gazetecilik yapmamış, muhabirlik yaşamını (ne yazık ki) noktalayıp işin politik-yorum kısmına geçmişler için tren kaçmış olabilir ama Türkiye'den cevval gençler için ICIJ, gazetecilikte yeni ufukları temsil ediyor olabilir.