Anasayfa > Haftalık Yazılar > Yeni Başbakan Yeni Dönem

Yeni Başbakan Yeni Dönem

Evren Balta

05 Mayıs 2016

Dün Cumhurbaşkanı, Başbakan’ı dolaylı bir biçimde görevinden aldı. Seçim kaybeden parti başkanlarının dahi parti başkanlığını bırakmadığı bir ülkede, girdiği en son seçimde büyük bir başarı elde etmiş Başbakan’ın kendi partisi içindeki dengelerin sonucu olarak görevinden ayrılmak zorunda kalması Türkiye’nin siyasi geleneğinde hiç kuşkusuz bir ilk. 

Türkiye siyaseti için bu ilk, aynı zamanda Türkiye’nin yeni siyasal ikliminin en temel krizinin ne olacağının da göstergesi. Nitekim ülkenin ana siyasal partilerinin işlevsizleştiği bir dönemde temel kavga partiler arasında değil, iktidar partisinin içinde dönüyor. Parti içindeki bu gerilim ve tartışma Davutoğlu’nun istifası ile son bulmayacak, hatta belki bir nebze de olsa alevlenecek.

Bu kriz AKP içindeki gerilimlerin dışavurumu olduğu kadar, Türkiye’nin yeni kurumsal mimarisi ile de ilişkili. Yeni kurumsal mimarinin en önemli ayağı ise cumhurbaşkanının halk oyuyla seçilmesi. 2014 yılında gerçekleşen cumhurbaşkanlığı seçimleri Türkiye’de önemli bir eşikti. 2014 yılında, meclis tarafından seçilen, meclis tarafından seçildiği için kendi meşruiyetini meclisten alan Cumhurbaşkanlığı dönemi sona erdi.

Cumhurbaşkanlığı seçimlerinin doğrudan halk oylaması ile yapılması, doğası gereği, seçilen kişiyi (o kişinin kimliğinden bağımsız olarak) siyasi olarak en meşru figür haline getirme potansiyeline sahipti. Cumhurbaşkanı halk tarafından doğrudan seçilen; halkın yüzde ellisinden fazlasının desteğini alan yegâne siyasi figür olacaktı. Bu durumun Başbakan-Cumhurbaşkanı koltuklarını kimin işgal ettiğinden bağımsız olarak ciddi bir kurumsal gerilim yaratacağı öngörülüyordu. Nitekim öyle de oldu.

Üstelik Cumhurbaşkanı’nın ve Başbakan’ın seçimler sonucunda ortaya çıkan çifte meşruiyet durumu madalyonun sadece bir yüzüydü. Madalyonun öbür yüzünde cumhurbaşkanının yetkilerinin fiilen arttırılmamış olduğu gerçeği vardı. Nitekim yürütmeye (ve hatta parlamento üzerindeki denetimi nedeniyle yasamaya ilişkin) asıl yetkiler hâlâ başbakandaydı.

Dolayısıyla doğrudan halkoyuyla seçilmiş ulusal lider imajı cumhurbaşkanlığı koltuğunu arzu edilir kılarken, yetki sınırlılığı bu imajı örseleyen ikircikli bir duruma yol açıyordu. Tayyip Erdoğan 2014 yılında Cumhurbaşkanlığı koltuğunu tercih etti ama tam da iki koltuğa birden oturmak istediği için ve bu iki koltuğu birleştirmenin mevcut gerilimi çözmenin tek yolu olduğunu düşündüğü için başkanlık arzusu ve yetkilerinden de vazgeç(e)medi.

Elbette iktidarda kalabilmek için bütün siyasi ve iktisadi hayatın kontrolünü tek elde toplaması ve içerideki rekabeti engellemesi gereken; çift başlılığa hiçbir biçimde tahammül edemeyen; demokrasi tahayyülü ve siyasal meşruiyet iddiasını sandıkla sınırlayan bir siyasal geleneğin bu tarz bir ikili meşruiyet çerçevesi altında iş görebilmesi mümkün değildi. Dolayısıyla başkanlık yegâne siyasal seçenek olarak ortada duruyordu ve sebebiyet vereceği bütün toplumsal gerilimlere rağmen herhangi bir geri adım atılması düşünülmüyordu.

Başkanlık rejimi, AKP yönetici kadrolarının –özellikle Erdoğan’ın– 2014 Cumhurbaşkanlığı seçimlerinden önce de temel siyasi projeleriydi ama o tarihlerde kamuoyu büyük bir anayasal dönüşüme razı değildi ve bu rızayı üretmek için yeterli zaman yoktu. “İki koltuk” arasında sıkışan ve bir türlü tek koltuğa sığmayı başaramayanlar açısından başkanlık dışında iki seçenek vardı: Cumhurbaşkanlığı seçimlerini bir dönem daha ertelemek ve iki koltuktan birine bir “kukla” tayin etmek.

17-25 Aralık krizi bu iki seçeneğin de gerçekleşmesini zora soktu. 17-25 Aralık sonrasına denk gelen Cumhurbaşkanlığı seçimlerinin kazanılması partinin geleceği açısından elzemdi. Erdoğan, seçimleri AKP adına kazanırken, Başbakanlık koltuğunun da göstermelik bile olsa doğru bir isme devredilmesi gerekiyordu. Dönemin kriz ortamı, gelecekten duyulan endişe, partinin sahicilik ve inandırıcılık sorunları yaşıyor olması koltuğun görece bağımsız ve yolsuzluk skandalında temiz kalmış birine teslim edilmesini gerektiriyordu.

Dönemin şartları gereği anahtar Davutoğlu’na teslim edildi. Ama Davutoğlu o zaman bile en arzu edilir seçenek değildi. Çünkü bir kukla değildi; kendi gücü ve gündemi vardı. Davutoğlu seçeneğinin uzun vadede “iki koltuk/iki başlılık” gerilimini tırmandıracağı aşikârdı. Öyle de oldu.

Bu gerilim aynı zamanda AKP içindeki temel siyasi tartışmalardan birine tekabül eden uluslararası ittifaklar üzerinden ilerledi. Batı giderek otoriter ve öngörülemez bulduğu Erdoğan’ı Davutoğlu ile dengelemeye çalıştı. Davutoğlu da (siyaseten partinin Batıcı olmayan kanadını temsil etse de) stratejik bir nedenden dolayı (Erdoğan’ı dengelemek ve kendi pozisyonu güçlendirmek) Batı ile ilişkilerini güçlendirdi.

Batı ile stratejik ilişki kurmak, Erdoğan’ın yabancı olmadığı; geçmişte ordunun gücünü dengeleyebilmek için muazzam bir manevra ile başvurduğu bir siyasi araçtı. Dolayısıyla Davutoğlu’nun bu manevrasını Erdoğan kendi iktidarını tehdit eden bir strateji olarak okudu. Sonuçta ikisi arasındaki gerilim giderek arttı. Davutoğlu’nun istifası ile Batı bloku Türkiye’deki temel stratejik partnerini kaybetmiş oldu.

Bu gelişme pek çoklarının yorumladığı gibi AKP içerisindeki gerilimin artık sürdürülemez boyutlara vardığının ve partinin ikiye bölüneceğinin bir göstergesi olmaktan ziyade, 17-25 Aralık sonrası yapılamayan tercihin artık yapılabilir olduğunun bir göstergesi. Bir geriye çekilmeden ziyade, bir özgüvenin işareti. Gücün merkezileşmesinin önündeki (en ufak) engele dahi bundan sonra herhangi bir müsamaha gösterilmeyeceğinin en son kanıtı. Dolayısıyla siyasal partilerin törpülendiği, yasama/yargı gibi kurumların (zaten cılız olan) gücünün tamamen yok olduğu bu dönemde bizi daha da karanlık bir dönem bekliyor.

Ama yine de unutmamalı ki siyaset hiçbir zaman iktidarda olanların tıkır tıkır işleyen planlarından ibaret değildir. Hatta önemli siyasal değişimler yönetenlerin tıkır tıkır işleyen bir plana sahip olduklarını düşündükleri dönemlerde olur. Bugüne kadar görüntüde bile olsa demokratik temsiliyetin korunması AKP’nin yönetebilmesini sağlayan en önemli araçtı. Şeklen de olsa farklı kurumların/ aktörlerin birbirlerini dengelemesi farklı çıkarlara sahip toplumsal kesimlerin seslerini duyurabildikleri ya da temsil edildiklerine dair (hayali) bir inancın devam edebilmesini sağlıyordu.

Şimdi bu inanç kendini sistem dışına itilmiş hisseden kesimlerin elinden tamamen alınıyor. Bunun neler getireceğini göreceğiz. Siyasetin uzlaşmacı kanallarının tamamen kapanmasının daha çok gerilim yaratacağı aşikâr. Tam da bu nedenle önümüzdeki dönem gerek iktidardakiler gerekse dışlanan kesimler açısından zor bir süreç olacak. Türkiye’nin geleceğini Davutoğlu’nun istifası değil, iktidardan artık tamamen dışlananların alacağı tutum belirleyecek.