Anasayfa > Haftalık Yazılar > Taktik ve Takiye

Taktik ve Takiye

Murat Belge

09 Mayıs 2016

Bir süredir Taraf’ta yazmıyorum, T-24’e geçtim. Yani, “online” oldum! “Computer”la “tanışmamış gibi yapma”yı epey sürdürdüm ama sonunda ben de kadere uydum. Şu günlerde “Türkiye Siyasetinde İslâm ve Sol” gibi bir başlık altında toplayabileceğim yazılar yazıyorum. Bunların bir kısmının (orada haftada iki kere yazdığıma göre daha çoğunun) T-24’te yayımlandığını belirtmek için söylüyorum bunları. 

Bugünlerde, malûm, medyada “AKP’ye destek vermiş liberaller” diye özetlenebilecek bir konu var: Kendimi “liberal” olarak tanımlamam, ama AKP’li olmadan AKP’yi destekleyenlerden biriydim ve o tartışmada (“tartışma” ise) kastedilenlerden biri de benim. Böyle olduğu için de “pişman” falan değilim. Bu benim Türkiye yakın tarihine bakışımın ve buradaki siyasi akımları, çatışmaları anlamlandırmam ve değerlendirmemin doğal sonucuydu ve bugün de aynı teorik pozisyonda yer alıyorum. Bugün AKP’de temsil olunan “İslâmcı siyaset”in (Türkiye’deki somut biçimleriyle) Tayyip Erdoğan’ın dile getirdiği, formüllediği yöne dönmüş, o yolda ilerliyor olması da bu teorik pozisyonumu değiştirmiyor. Şunu hemen söyleyeyim: beni ilgilendiren AKP’nin tepesinde olanlardan çok tabanında olanlar. Bu bakımdan, Tayyip Erdoğan’ın adım adım ilerletmekte olduğu bu “yeni” çizgi, benim o pozisyonu terk etmemi değil, daha da şiddetle savunmamı gerektiriyor. Çünkü bu toplumun tarihinde birkaç yüzyıllık bir süre içinde biçimlenmiş bir koca akımdan söz ediyoruz. Onun bugün başında olan somut kişinin ne yaptığı elbette önemli, ama her şey ondan ibaret değil. Ondan öncesi vardı; ondan sonrası da olacak. 

Erdoğan’ın yaptığı U-dönüşüyle, “kandırılma” durumuna düşmeyi çok önemli bulmuyorum. Burada şu açıklamayı yapmamda yarar var. Siyasi iktidarın “Fethullah” öfkesiyle Bugün ve başka bazı yayınlara el koymaya hazırlandığı günlerde o gazeteden bir genç arkadaşla mülâkat yaptık. Bu arkadaş çalıştığı yerin ilkelerini benimsemiş, Tayyip Erdoğan’ın yeni çizgisinden son derece rahatsız biriydi. Belli ki onu en çok rahatsız eden şey, bu dönüşümdü. Bir noktada, “Yani, hocam, kandırıldınız mı?” diye bir soru sordu. Şimdi, bugün karşımızda gördüğümüz Tayyip Erdoğan’ı diyelim 2008’de, 2009’da, 2010’da görmüş kimse var mı? “Bunlar böyledir” diyen ve başka bir şey demeyenleri kastetmiyorum. Bunu görmüş, analizini yapmış kimse var mı? Bırakalım Türkiye’yi, Obama ve ABD (CIA’si ve State Department’ı ve Pentagon’uyla), bütün Avrupa gördü mü? Bu “yeni Tayyip Erdoğan’ı” bekliyorlar mıydı? “Evet, kandırıldık, diyebiliriz de” dedim. Bu, aslında, benim açımdan her şeye rağmen ikincil bir etken. Ama o arkadaş, buna ihtiyaç duyduğu için, bu tek sözü aldı, başlık yaptı, mülâkatın temeli sanki buymuş gibi bir kılığa soktu. Oysa bu olaya “kandırma/kandırılma” çerçevesinde bakacaksak, ben 2002’de değil, 1966’da kandırılmıştım. 2002’de AKP karşısında takındığım tavrın teorik temellerini 1960’larda tamamlamıştım. Şöyle bir ilginç durum: 2010’da gördüğüm Tayyip Erdoğan’ın beş yıl sonra bugün Tayyip Erdoğan olacağını görmemiştim; ama şimdi görmek benim için şaşırtıcı değil. Bugünkü Erdoğan 2002’de de aynı olabilirdi. Zaten sorun bu: “İslâmcı siyaset” denen akım, Tayyip Erdoğan gibi bir önderin komutasında, bilinen deyimle, “İslâmofaşist” olma potansiyelini taşır. Sorun bunun nasıl önleneceğinde.

Şimdi bu uzun dipnotu da toparlayarak bu “kandırma/kandırılma” sorunsalına “takiye” kavramından yaklaşayım. Bugünkü yazımın “ana fikri” bu.

2010’daki Erdoğan’a bakınca 2015’teki Erdoğan’ı gören olmadı, deyince, “Biz gördük” diyenler çıkıyor. Ama onlar aslında Erdoğan’ı görmüş değiller. İslâmcı ideolojiyle ilgili bir görüşleri (tevarüs edilmiş) var. Bu, son derece olumsuz bir görüş: “oradan hayırlı bir şey çıkmaz” şeklinde özetlenebilir (bunun “essentialism”ini v.b. başka bağlamlarda tartışırız). Dolayısıyla, şu somut konuşma, bu somut olgu onları ilgilendirmiyor. Sözgelişi, “Yahu, bak, adamlar Nâzım Hikmet’in vatandaşlığını iade etti” diyorsun; “takiye” diyorlar. “Ermeni konusunda tabuları biraz gevşettiler” diyorsun; “takiye” diyorlar. Yani bu “düşman”lar, “iyi” denecek ne yaparlarsa, “takiye” oluyor.

Peki, diyelim ki, “takiye” yapıyorlar. Gerçekten de, “yapmıyorlar” diye iddia edemem. Etmedim de. Benim buradaki çizgim veya tavrım, işin içinde “takiye”nin olabileceğini baştan kabul eden bir çizgi ya da tavır.

1960’ların başlarında bir “Marksist”ten başka bir şey olamayacağımı kabul ettim ve bu düşünsel temel üstünden politize oldum. Yani, “Komünist” oldum.

O zamandan beri, Türkiye Cumhuriyeti siyasi yapısı içinde, Komünizm’e herhangi bir demokratik hak tanınamayacağı söyleminin egemen olduğu bir iklimde yaşadım. Şimdi, Komünizm ciddi bir alternatif olmaktan çıkmış kabul edildiği için bu konuları tartışan kalmadı. Ama, diyelim 1989’a kadar, burada egemen görüş buydu. O zaman, “laiklik düşmanı” bir siyasi hareketin iktidar olacağı ihtimali pek güçlü değildi. Tersine, o “düşman”ları da safımıza alarak Komünizm’i gördüğümüz yerde ezmemiz gerekiyordu. Bu, çoğunluğun uzun boylu itiraz etmediği bir anlayıştı ve sonuna kadar uygulandı. TİP gibi legaliteden kararlı biçimde yana bir parti bile yaşatılmadı. 141-142 demokrasisi…

Neydi argüman? Komünistler demokrasi düşmanıdır. Ama taktik gereği (Komünistler sözkonusu olunca daha çok “taktik”; Müslümanlar olunca “takiye” – her durumda bir “tak deme” var) bunu söylemez, demokrasiden yanaymış gibi konuşurlar. Ellerine fırsat geçtiği anda demokrasiyi boğar, yok ederler. Dolayısıyla Komünistler’e “demokratik hak” tanınamaz.

Komünizm’le “liberal” bir (“birden” çok) mücadele yöntemi de olabilir. Bütün Batı ülkelerinde Komünist Partiler kurulmuş. Aralarında seçim kazanıp iktidar olan –ve böylece “demokrasi”yi yok eden– görülmüyor.

Hayır, burası Türkiye! Biz işimizi Türk usulü yaparız. Demokrasi düşmanlarına demokratik davranamayız. İsterlerse bize faşist desinler (Değil mi? “Biz yolumuza gidiyoruz, sen de yoluna git”); vız gelir, tırıs gider.

Yıllarımız bununla geçti. Evren’le Demirel’in bazı konularda görüşleri uyuşmayabilirdi ama burada bir anlaşmazlıkları yoktu: “Komünistler’in bizi kandırmasına izin vermeyiz.” 

Peki bu büsbütün yanlış mı? Bence değil. Komünistler arasında her türlü “burjuva demokratik” kuralı ortadan kaldırmak isteyenler var, belki hattâ çoğunluktalar. Ben kendi hesabıma “özel mülkiyet”in olmadığı bir dünyanın, olduğu dünyadan daha iyi bir dünya olduğunu düşünürüm. “Türk usulü demokrasi”ye inananlara göre benim legal düzeyde konuşmamı engellemek için yeterli neden. 

Ama bilirim ki insanlar, büyük çoğunluk, özel mülkiyetin toplum için ciddi zararları olduğunu, aslında “tarihî” bir biçim olduğunu, dolayısıyla aşılabileceğini, yerine daha eşitlikçi ve daha özgürlükçü biçimler getirilebileceğini benimsememiş, bu düşünceleri ve bunlara tekabül eden siyaseti anlamamışsa, bu iş zorla olmaz. Onun için, insanları “taktik” yaparak kandırdıktan sonra hoppadak iktidar olup “özel mülkiyeti lağvetme”yi ben kendim defterden silerim.

“Ben Komünist’im” diyen herkes siler mi? Hayır, silmez. Kendini orada bir bulsa, sabahı beklemeden akşamına lağvedecek çoktur.

Buna rağmen, sistemin demokrasiyi yasaklamasını ya da kısıtlamasını kabul etmiyorum. Sonunda siyaset toplum içinde yapılır ve nihaî hakem toplumdur. Toplum yanılabilir. Yanılmayacağının hiçbir garantisi yoktur. Ama, son analizde, yanılan toplumdur ve önemli olan da, senin benim değil, toplumun yanlışı anlamasıdır. Sen ben, bir an önce anlaması için orada olabiliriz, olmalıyız. Ama buna bir katkımız olacaksa, toplumla konuşabilmeli, bir alışveriş ortamı kurabilmeli, bir diyalog dili oluşturabilmeliyiz.

Neyse bu da ayrı bir yazı konusu olmak üzere uzar gider; ben gene “takiye”ye döneyim.

Komünizm’in böyle yöntemlerle baskılandığı bir toplumda (Komünizm yeniden bir ciddiyet arz etsin, aynı argümanlar anında piyasaya sürülür), bana karşı düzenin kullandığı akıl yürütmeyi ben (o aynı düzenle suç ortaklığı içinde) bir başkasına karşı, örneğin bir rakibime karşı kullanamam, kullanmam. Tutarlılık bunu gerektirir.

O argümana karşı “taktik kullanmadığımı” nasıl kanıtlayacağım? Ben ne desem, karşımdaki, “İşte, bakın, nasıl taktik kullanıyor” diyor. Şimdi ben bunu İslâmcı siyasete karşı kullanacağım, öyle mi?
Hayır, çünkü “tutarlılık” diye bir şey var.

Bir “ilke” yalnızca “ahlâki” olduğu için değil, hangi durum olursa olsun, ona “doğru” cevabı verdiği için “ilke” haline gelir. “İlke”nin, “işine gelmek”le ilgisi yoktur. Zaten çok zaman işine gelmez, onun için de bu kadar sık çiğnenir. Ama “ilke”, uzun vadede, toplumun, dahası insanlığın işine de gelir. Bu anı, ilke sahibi görmeyebilir, çok zaman görmez. John Brown’un bedeni mezarında çürür; ama Amerika’da siyahlar özgür olmuştur.

Biz Türkiye’de ilkeler konusunda hiç tutarlı değilizdir. Ancak bu da, “ilkesiz” davranmanın mazereti, bahanesi olamaz. “Tayyip Erdoğan şöyle şöyle yapıyor. Biz de ona Ermeni’dir diyelim” falan. Ya da, “Tayyip Erdoğan demokrasiyi yok etti. Biz de ona karşı darbeyi destekleyelim.” Böyle şeyler olamaz; böyle şeyler olduğunda, biz, kendini demokrasinin yanında diye tanımlayanların, muarızlarımızdan bir farkımız kalmaz.

İlkesizliğin kol gezdiği bir toplumda, bu toplumda, siyasetle ilkenin bir bütün olduğunu sözüyle olduğu kadar davranışıyla da göstermek, “sol”a düşer. Biri yerinde doğru durmalı ki ötekinin eğri gittiği daha iyi görünsün. Bir toplumun kendini bulabileceği en kötü ve en acıklı durum, “Burada doğru hiçbir şey yok ki” demek zorunda kaldığı durumdur. Türkiye’de biz buraya gelmedikse de çok yaklaştık.