Anasayfa > Haftalık Yazılar > Bir Rüyadır Yaşatıyor İnsanı...

Bir Rüyadır Yaşatıyor İnsanı...

Meral Akbaş

12 Mayıs 2016

Şirin’in hikâyesi bir rüyayla son buluyor; o, kızı Lorîn’le günün birinde tekrar dönmeyi hayâl ettiği dağları, diğer kadın yoldaşlarıyla beraber şarkı söyleyip kahkahalar attıkları, top oynadıkları, çiçek topladıkları o “güzel mekânlar”ı, “inanılmaz güzellikte patikalar”ı, “çok güzel şoseler”i anlatıyor. [1] Anlattığının sonu, dağlarda el ele yürüyen gerillaların uyuyup da gördükleri rüyalara varıyor: “Mesela gerilla yürüyüşü vardır; yürürken arkadaşlarımızın elinden tuttuğumuz, uyuyup rüya gördüğümüz yürüyüş. Gerillalar, yürüyüş sırasında çok uyur, yürürken rüya gördüğünde bazen pat diye önündeki arkadaşına bile çarparsın”. Sonra, Şirin durup soruyor: “Lorîn’le biz uyur muyuz?” 

Bizim Gizli Bir Hikâyemiz Var diyerek hayatını anlatmaya razı olan, ama yaşadıklarının bir kısmını anlatmadığını da saklamayan, bazı anlatmadığını ise zaman zaman sezdiren eski gerilla kadınların sürekli uykularına, rüyalarına dönüp durmalarında, Tirko’nun sözünü ettiği “hayat boşluğu”nun hep “orada bir yerde” durup kendini hatırlatmasının ya da Şirin’in her daim beraberinde taşıdığı “içi sırlarla, güzelliklerle, acılarla dolu... başucu sandığı”nın bir açılıp bir kapanmasının payı var.

Cümleler halinde gelmeseler de rüyalar, sessiz de olsalar, konuşurlar... tuhaf biçimlerde... [2] sandıkların aralandığı anlarda, mesafelerin açılmış gibi göründüğü zamanlarda... Saklanan her şeyin kendini günün birinde, kolayca anlaşılamayan, alışılmadık biçimlerde hatırlatması, yine “tuhaf”, yine “şaşırtıcı”dır [3]; sandık aralansa da, içindeki bohçalar açılmaz... hem de çoğu zaman bohçanın sahibine bile! Kendi sırrını kendine de sır etmenin imkânını veren rüyalar, hatırlandığında, hatırlanıp anlatıldığında, yorumlandığında eksilip durur, bir türlü tamam olamazlar; çünkü “rüya her zaman, onun hakkında söyleyebileceklerimizden daha fazla, daha başka bir şeydir”. [4] Sakladığımızı yine, bir kere daha saklayarak, ve en önce kendimizden saklanarak, konuşmaya devam etmektir rüya görmek; kolaylıkla dile gelmeyen bir şeyin, kendini hemen ve tümüyle ele vermesi zaten, nasıl beklenebilir?

Dile gelmeyen, tamama ermeyen, rüyaya girdiğinde peki; geceye çöktüğünde? “Her bir taşın bir anısı” olan o yerler, “güzel mekânlar”, “inanılmaz güzellikte patikalar”, “çok güzel şoseler”, kapkaranlık olduğunda?: “Rüyamda, sabaha kadar bağırıyordum “Yardım edin, yardım edin!” diye. Çocukları oradan oraya götürüyorum; helikopter geliyor, başka yere götürüyorum; uçak geliyor, mermiler yağmaya başlıyor...”

Şirin, kızı Lorîn’le uyuyabilir mi şimdi?

Sanıyorum, Şirin’in o sorusu kızı Lorîn’le rüyalarının bir “yer”de buluşmasına, o güzel patikalarda, şoselerde ortak bir düşe uyanmalarına duyduğu özlemi, ama sanki daha çok da kendi geçmişiyle bugününü buluşturup barıştırma isteğini işaret ediyor. O sürekli içine düşülen kâbusların sonu belki de böyle gelecek! Dağlara, yani geçmişine bugünüyle, kızı Lorîn’le varırsa eğer Şirin, dağlar düşlerinde artık ona sürekli mermilerin yağdığı, bombaların düştüğü, kaçmak zorunda kaldığı yerler olarak görünmeyecek de yine o eski rengine, ışığına kavuşacak; geceye çöken kâbus, yürürken de görülen o düşe dönecek... Ve sonra Şirin, ve Rojda, Nalîn, Hebûn, Güneş, Hatice, Nûjîn, Rojbîn, Serdil, Bengi, Sorxwîn, Medya, Deniz, Tirko, Zinarîn, Hêvîdar, Berfîn, Dîlan, Elif, ve Devrim, çocuklarına, ve en çok da kızlarına anlatacak: “Bazen dağda sıkılırdım, insanlara anlatamayacağım şeyler olurdu. Giderdim ağaçlara, taşlara bakar; duygulanır, ağlar; rahatlayıp şarkı söyler; mutlu mesut geri dönerdim... Dağda bile silahıma sürekli çiçek takardım... Oturup çantama yaslanıyordum, sigaramı yakıyordum; sanki “Bu dünyayı ben yarattım,” diyordum...”

Kızı Lorîn’le beraber uyuyup aynı düşe düşmeyi hayâl ederken Şirin, “... herhalde...” diyor sonra, “Uyumayız...” Bilmiyorum ki ne hissedip de demiştir bunu. Belki bir düşün artık sürdürülmesinin, geçmişe dair düşlerin paylaşılabilmesinin mümkün olmadığını fark ederek, bilerek “bugün”e dönmeye çalışıyordur. Veya belki de, kızıyla beraber bir uykuya yatmayı düşlerken, gördüğü kâbuslar düşmüştür aklına. Çünkü kadınlar, çocuklarını ancak kâbuslarında görmektedir. Ya dağda, bombalar altında kaybolur çocuklar; ya da anneleri, yoldaşlarıyla çocukları arasında tercih yapmak zorunda kalır. Çocuklar uykuya korku, pişmanlık, utanç olarak düşer.

Biliyorum, rüyalar “yoruma boyun eğmez” [5]; ama yine de söyleyeyim: Kadınların kendi hikâyelerini anlatmak, geçmişlerini emanet etmek istedikleri çocukları, onların bugününe ait “somut bir şey”; çocukları, kadınların hayatında acıların, sıkıntıların bir kenara bırakıldığı, Berfîn’in deyimiyle, üstünün örtüldüğü, ya da Rojda’nın sözleriyle, bastırılan, yaşanmamış gibi davranılan, hakim olunmaya ve kontrol altında tutulmaya çalışılan, yani Şirin’in sandığının kapandığı o yerde duruyorlar. Ve daha sonra, annelerinin hikâyelerini açacağı, sandığın yeniden açıldığı yerde de duracaklar. Şimdi değil ama bir gün...: “Zamanla anlatacağım. Kesinlikle anlatacağım. Onların anlayacağı zaman...”

Şirin’in ve dağdan dönen gerilla kadınların hayatlarının hikâyesi sanki burada, ortak bir düşe düşmenin artık mümkün olmadığını bilmenin mutsuzluğuyla bu mutsuzluğa son vermenin görünen tek yolu olarak çocuklarına günün birinde gösterip anlatacakları bir “gizli hikâye” saklamanın verdiği umudun ortasında, “Kızım bunları anlar mı?” ile “... kızımın beni tanımasını ve anlatmasını istiyordum” arasında gidip duruyor. Çoğu gece çünkü, aynı kâbusa yatıp sabah, ertesi gün ve bir sonraki gün bir rüyaya uyanıyor kadınlar; yaşadıkları, yaşayıp da anlatamadıkları, geride bıraktıkları, geride bırakamadıkları nasıl kâbusu oluyorsa kadınların, gündüz düşlerinden de en nihayetinde bir gün ve tüm herkesten önce en sevdiğine ne yaşadığını anlatabileceğinin hayâli taşıyor: “Kızımın ileride beni haksızlıklara karşı başkaldırmış, erkeğe boyun eğmemiş, güçlü bir kadın olarak anlatmasını istiyorum”.

Annesinin anlattığı hikâyeleri hatırlayarak gerillada nasıl ayakta kalmışsa Elif, başka çocuklar da öyle ayakta kalacak annelerinden dinledikleri hikâyelerle... eksik hikâyelerle... Öyle ya, “bu kazanımlar bizler sayesinde elde edildi demem” diyecek kadınların çoğu; yaptığını tüm sadeliğiyle anlatacak: “İnsan sürekli mücadele içinde değil mi hem? Hayat bu zaten, çok abartılacak bir yanı yok bunun”.

Kadınların anlattığı tüm bu hikâyeler de zaten bu sebeple rüyalara benzemiyor mu biraz?

Eksik...

“... bilgilendirici değil de çağrıştırıcı ve sezinletici”... [6]

Ve biri, tüm bu anlatılanları dinlemeye başladığında “neler olabileceğini kimsenin bilemediği”... [7]

[1] Berivan Bingöl, “Bizim Gizli Bir Hikâyemiz Var”: Dağdan Anneliğe Kadınlar, İstanbul: İletişim, 2016; aksi belirtilmedikçe tırnak içi italikler bu kitaptan alıntılanmıştır.

 

[2] Adam Phillips, Dehşetler ve Uzmanlar, İstanbul: Metis, 2014, s. 94.

[3] Dehşetler ve Uzmanlar, s. 87.

[4] A.g.e., s. 98.

[5] A.g.e.

[6] A.g.e., s. 96. 

[7] A.g.e., s. 100.