Alternatif

Ömer Laçiner

17 Mayıs 2016

AKP'nin –oy oranını da arttırarak– bu denli uzun bir süre iktidarda kalmasını ve nerdeyse devletleşme başarısını, daha çok onun –lider ve kadrolarının– siyasal zekâ ve becerisine bağlayanlar olduğu gibi; bu başarıyı –iç– siyasal rakip ve "alternatif"lerinin kofluğuna, ya da onulmaz basiretsizliklerine bağlayanlar da var.

Ama bugün, o tezlerden hangisini savunuyor olsanız da AKP ve liderliğinin ülke siyasal atmosferini gayet etkin biçimde belirlediğini, çerçevelediğini ve çatlatılması hiç de kolay olmayan bir hegemonya tesis ettiğini reddedemezsiniz. Bu bakımdan bazı hayırhah AKP yorumcularının Erdoğan'ın şahsında cisimleşen bu hegemonyayı, 1920'lerin ortalarından itibaren teşekkül eden Mustafa Kemal Atatürk "kült"ü ile kıyaslaması, onun İslâmî-muhafazakâr karşılığı/versiyonu olduğu görüşü –abartılı bulunsa da– yanlıştır denilemez.

Örneğin, 1930'larda CHP ve Mustafa Kemal'in hegemonik gücü, kendi tayin ettiği kadrolarla bir muhalefet partisi (Serbest Fırka) kurdurmak ve o parti belirlediği sınırları zorlayınca da onu kendi kararıyla kapattırmak ölçüsünde idi. O yılların Nazi-faşist rejimlerin tesisini mümkün kılan "dönem rüzgarları"na kıyasla, günümüzde ancak çok partili rejimlere adapte olabilen otoriter rejimler düzeyinde esen dönem rüzgarından beslenen AKP ve Erdoğan’ın benzer bir güce sahip olması ne mümkün ne de –asıl önemlisi– gerekli. Günümüzün –"Putinizm" örneğinde olduğu gibi– otoritarist oluşumları, kendi belirleyiciliklerine tâbi kılabildikleri "diğer partiler"in dekorda yer almalarını "faydalı" bile bulabiliyorlar çünkü. Dolayısıyla bu noktada asıl sorulması gereken soru, bir parti ve onun liderliğinin, diğer partilere yasal bir kısıtlama dayatmadan nasıl olup da bu denli güçlü bir hegemonya, belirleyicilik tesis edebildiğidir.

Şüphesiz, bu soruya genel –dönemsel– ve yerel/ulusal koşullar bazında cevap vermek mümkündür. Ancak bu "koşullar"a bağlı açıklamaların, alternatif arayışını da o koşullar bağlamına tâbi kılmak gibi ciddi bir riski vardır. Eğer belli koşullar, bir hegemonik gücün bu denli etkin biçimde kurumsallaşabilmesini sağlamış ise, o koşulları ön plana alan bir yaklaşımının gerçek bir alternatif oluşturmasının imkânı da yok demektir. Ya "koşulları fiilen değiştirmek" – ki bu da o koşulların varlığında kısa ya da orta vadede mümkün değildir– ya da o koşulları –empoze ettiğinden bambaşka ve etkin bir "yeni"lenme potansiyeline seslenen bir yaklaşımla– "dönüştürülebilir" gösterecek bir bakış açısı oluşturmak gerekir.

Bugün Türkiye'de en büyük muhalefet partisi konumunda olan CHP'nin "dramı" da buradan tarif edilebilir. Bu parti tarihsel "genetiği" itibariyle uzun yıllar kullanabilir olduğu "koşulları –şeklen de olsa– değiştirecek" güçten – Ordu’dan– mahrumdur epeydir. Ve aynı "genetik" nedeniyle de yeni bir yaklaşım oluşturabilme potansiyelinden de yoksundur. O nedenle de Ordu gücünün devreye girmesini beyhude beklediği ilk AKP iktidarı yıllarından sonra her seçimde AKP iktidarına "mevcut koşulları göz önüne alan" ayrı bir seçim stratejisi ile karşılık vermeye çalışmış ise de sadece yerinde sayabilmiştir.

CHP'nin AKP iktidarına "faşist", "diktatörlük" gibi en ağır siyasal ithamlarla saldırıyor oluşu, onun AKP siyasal hegemonyasından, belirleyicilik kabuğundan dışarıda olduğunu göstermez. Aksine dolaylı biçimde de olsa o kabuğun içinde "debelendiği"ni kanıtlar. Nitekim, AKP liderliği de bu ithamların yapılabiliyor olmasını ve Cumhurbaşkanı’na hakaret iddiasıyla açılan binlerce davayı, "diktatörlük olsaydı bunlar mümkün olur muydu" argümanıyla kendi lehine bir faktöre dönüştürme "cinliği"ni de pekâlâ yapabilmekte.

Kaldı ki; AKP hegemonyasının asli ideolojik dayanaklarıyla doğrudan ilgili olaylarda –HDP haliyle hariç– diğer başlıca muhalefet partilerinin –CHP ve MHP'nin– AKP'nin belirleyiciliğine ne denli tâbi oldukları apaçık ortadadır. AKP iktidarının 1 Kasım'dan sonra Kürt nüfus yoğun illerde yürürlüğe koyduğu "savaş hali" ile zaten felç olmaya sürüklenen HDP'yi tamamen siyaset dışına itmek için tezgâhlanan "dokunulmazlıkları kaldırma" operasyonuna CHP'nin "anayasaya aykırı olduğunu bilmemize rağmen destek vereceğiz" diyebilmesi, acıklı olduğu kadar utanç verici bir teslimiyetin, "tâbi oluş"un kanıtından başka nedir ki?

Üstelik aynı CHP, AKP iktidarının yürürlüğe koyduğu o "savaş hali" uygulamalarına da esastan karşı çık(a)mamaktadır. Sadece yol açtığı ölüm ve yıkım bilançosuyla o mahut "90'lı yıllar"ı çoktan geride bırakmış dehşet ve vahşetiyle değil; ülkeyi iç savaşın tam eşiğine getirmeyi göze almış pervasızlığı ile bu "savaş hali"ne açıkça karşı çıkamayan bir partinin "alternatif" sayılabilmesi zaten akıl ve mantık dışıdır.

Ayrıca, mutlaka işaret edilmelidir ki; AKP hegemonyası sadece bu "Kürt sorunu" bahsinde değil; ekonomiden eğitime hemen tüm alanlarda geçerlidir. MHP'yi –zaten– geçtik, CHP'nin de, ne yürürlükteki inşaat odaklı/eksenli büyüme ve paylaşım modeline ne de örneğin vahim bir kalitesizlik çukuruna sürüklenen eğitim düzenine karşı gerçek bir sorgulamayı canlandırabilecek bir yaklaşımı sözkonusudur.

AKP politikalarına esastan hiç değil, sadece kimi sonuçları üzerinden eleştiri yöneltebilmekten ibaret bir muhalefet olma haline sıkışmış CHP ve MHP'nin içinde "huzursuzluklar"ın baş göstermesi kaçınılmaz. MHP'de o huzursuzluk, AKP'nin "İslâmcı-muhafazakâr" modeline milliyetçi (Türkçü)-muhafazakâr bir modelle rakip olma zemininde patlak verdi ve bu "patlayış'ın ilk etapta bir bölünme ile neticelenmesi kuvvetli bir ihtimal gibi görünüyor. CHP'de ise "ulusalcı"ların harekete geçmeye hazırlandıklarına ilişkin işaretler çoğalmakta.

AKP ise, İslâmcı-muhafazakâr zihniyet yapısının tarihsel referanslarını ihya güdüsüyle olsa gerek; modern bir partiye benzeyen yönlerini son bir törpülemeyle iptal ederek bir kapıkulu örgütü haline gelme yoluna girdi. Ahmet Davutoğlu'nun atanmasıyla zaten başlamış olan bu süreç, azledilmesi ile "doğal" rotasına tamamen oturmuş oldu. AKP ve Erdoğan'ın "Başkanlık" projesinin mantıkî uzanımı ve sonucu olarak görülmelidir bu durum.

Aynı zamanda da Türklerin Anadolu’ya gelişlerinden itibaren yaşadıkları tarihin, Osmanlı’nın yükseliş ve çöküş hikâyesinin, modernleşme ve demokrasi denemelerinin bilanço özeti olarak da görülmelidir. AKP hegemonyasının kuşatıcılığı ile damgalanmış bu özet, tüm dünyanın ve toplumların köklü bir dönüşümden geçmelerini kaçınılmaz kılan yepyeni bir çağın, görülmedik parlaklıktaki imkân ve dinamiklerin yanısıra, eşit ağırlıkta bilinmezlerin, tehlikelerin de bizi beklediği son derece kritik bir dönemin içine girmekte –hatta girmiş– olan Türkiye'nin "potansiyel"ine verilmiş yön ve biçimdir.

AKP'nin şu on beş yıllık iktidarı tarafından belirlenmiş o yön ve biçim, tarihin bu noktasında kısa vadeli, sınırlı kapsamda amaçlar doğrultusunda ele alınamaz, alınmamalıdır. AKP'nin geriye dönüklüğü, arkaikliği besbelli yaklaşımıyla oluşturduğu hegemonyanın "koşulları"na tâbi olmayı ise kesinlikle gerektirmez. Önümüzde uzanan evrensel ölçekte geleceğin imkân ve dinamiklerini ön plana çıkaran ve bunu yapabildiği ölçüde sıfatını hak edecek gerçek bir alternatif oluşturmak, acil gündemimiz olmalıdır.