Sol

Erdoğan Özmen

28 Mayıs 2016

Tam şimdi değil midir zamanı; şarkıları, bayrakları ve sloganlarıyla, eşsiz değer ve idealleriyle dünyaya seslenmesinin solun? En gür, en coşkulu sesiyle “büyük İnsanlık” vicdanını çağırmasının, yeniden insanlığın vicdanına talip olmasının, demek, kendini en saf haliyle hatırlamasının tam zamanı? Kavrulmuş, kurumuş, dağılmış, ümidini kaybetmiş insanlığa, ortaklaşa kurtuluşunun aynasını tutması, kendi ışıltılı geleceğinden haber etmesinin vakti, şimdi değil midir? Hiçbir koşul ve fırsat hesabına gönül indirmeden üstelik, özgürleştirici ve eşitlikçi gelecek tahayyülünde aynı yakıcı tutkuyla ısrar etmeyen bir sol nedir ki zaten?

İnsanın en üstün ve yüce olduğu, kendinin ötesine geçmek için aşkla gerildiği anları, zihnin sonsuz ölçülerde genişlediği o esin, sevinç, hayalgücü ve sonsuzluk anlarını yeniden ete kemiğe büründürmek ve daim kılmak üzere solun beklendiği zamanın tam eşiği değil midir şimdi? O hasretle yorulmuş, ama yine de boyun eğmeyen zamanın?

Yoksa, hiçbir şey kalmayacak elimizde. Bir toplum, bir ülke, dünya, insanlık… Komşuluklar, arkadaşlıklar, saf iyilik, güzel müzikler, has edebiyat, merhamet, ahlak, doğruluk… Hiçbir şey… Hepsini tümden kaybedeceğiz. Çoktan biliyoruz bunu ama zaten; temelli, korkunç bir yok oluşla karşı karşıya olduğumuzu. Yeryüzünü kendi sefil iktidar, güç ve zenginlik savaşlarının sahnesinden ibaret gören korkunç adamlar her yerdeler çünkü, ve canlı ve insanca olan her şeyi yok etmeden durmayacaklar.   

Hiç tereddütsüz gelecekten, geleceğin sihirli kelimeleriyle konuşmalıyız o yüzden. İnsanlığın köklerinin, asıl yerleştiği yerin gelecekte olduğunu muştulayan ferah ve sakin bir dille. Seslenmenin, geleceğe çağırmanın gücüne, tılsımına inanarak. Kalpleri tutuşturmanın mucizesine ve imkanına… İnsan gelecekten sıçrayarak, geleceğini önüne yansıtarak, kendini mütemadiyen kendi geleceğine maruz bırakarak, zamanın bu hep “ilerleyen” spirali içinde insan olmaz mı? Gelecekten döne döne…

Kendi geçmişini üstlendiği/varsaydığı bir fona sahiptir insan, evet ama işlevi çoktan, bir gelecek tasarısını, o tutkulu arayışa bağlanmış varlığın bu statüsünü ihya etmekle sınırlanmış ve her seferinde yeniden yorumlanıp güncellenen, yeniden inşa edilen bir arka plan değil midir bu?   

Tuhaf ve müthiş bir yaratma hikâyesidir bu: İnsan belki de hiç bilmeden ve farkında olmadan, yine de nasıl biri olacağını çok önceden bilerek/görerek/tasavvur ederek adeta, olağanüstü sezgileriyle kendini ince ince işler, dokur. Sonsuz bir ihtimaller yelpazesini eğip bükerek –kalbini yoklaya yoklaya- kelimenin her iki anlamında da kendini insan yapar: Hem kendini bizzat kendi yapar/inşa eder hem de insan kılar. İnsan’ı tam da bu yüzden ölümsüz olarak çağırmaz mıyız? Şimdiki zamana sıkışmış canlı varlığının basit gerçekliğiyle asla eşitlenemeyen, onu çoktan –o güzel Hegelci kavramı kullanarak söylersek– içererek aşmış (aufheben) ölümsüz varlıktır insan.   

Sol budur işte. Sözdür sol. Harfin, kelimenin, dilin açtığı benzersiz ufku, o ufkun bütün kapsam, vaat ve usullerini, ve olanca sorumluluğunu üstlenerek, bunu kendi koşulu sayarak var olabilir ancak, sol. Sözün/dilin indirgenemez çekirdeği her neyse, tam orayı göstererek, ancak orada ikamet edebilir bir bünyede ısrar ederek… Orada temellenir komünizm fikri/arzusu. 

Sol, sözün sırrının/hakikatinin ortaya çıktığı/çıkacağı yere yöneldiği ölçüde, sözün mucizesinin gerçekleşeceği yere bütün gücüyle talip olarak sol olabilir ancak. Tüm ezilenlerin, kimsesizlerin, dışlananların, hor görülenlerin, garibanların sesi olarak. Sözünden mahrum edilmiş, sesi kısılmış, dili yasaklanmış, susturulmuş kim varsa onun sözü, dili olarak. Hiç duraksamadan oradan haykırarak. Hayat çoğu zaman en dik yokuşu tırmanmaya cesaret etmek, bundan geri durmamaktır. Neşeyle ve türkü söyler gibi… 

Bir de Ranciere’e kulak verelim: 

“Siyaset, duyumsanabilir olanın paylaşımının yeniden düzenlenmesi, sahneye yeni nesnelerin ve öznelerin çıkarılması, görünmez olanın görünür kılınması, sesleri gürültü çıkaran birer hayvan gibi işitilenlerin söylediklerinin söz olarak dinlenebilir kılınmasıdır. Böylesi uyuşmazlık sahneleri yaratması anlamında siyaseti “estetik” bir faaliyet olarak nitelendirebiliriz.”

İnsanın kendini en güvende, en özgür, en kaygısız, kendiyle en mesafesiz hissettiği yerlerin tümü dağılsa bile daima bir şey kalır geride. Daha doğmadan kulağa fısıldanan, içine alan, saran, kadim bütün ıstırapları ve sevinçleri üstlenen, ruhun en derin katmanına işleyen –ruhu imal eden– dilin/sözcüklerin yumuşacık yatağı. “Dil varlığın evidir” çünkü. İnsan en önce dilde ikamet eder.   

***

İnsanın simgesel düzene, dilin ve kültürün düzenine girmesi en büyük insanlaştırıcı jesttir. Böylece anneyle ikili ilişki kipinin dışına çıkarak eksiklik, ayrışma ve farklılığın düzenine geçeriz. Yasa ve yasakla ilişkimiz başlar. İnsanın hikâyesinin tekdüzelikten kurtularak tarihsellik boyutu kazanması, insanın tarihsel bir özne olmak üzere derin bir bükülmeye maruz kalmasıdır bu. İnsanın ruhunda, en ayırt edici vasıflar olarak aşkınlık, tefekkür ve arzu kapılarının açılmasıdır. Ego-ideallerinin sahneye dahil olması ve öne çıkmasıdır. Böylece nesneye göre simgenin, simgeleştirmenin öneminin arttığı bir eşiğe sıçrarız. Kelime şeyi öldürür çünkü. Medeniyet mertebesine yükseliriz. Nesnelerin simgeleriyle yaptıklarımız bizzat nesnelerle yaptıklarımıza göre daha hayati ve tayin edici hale gelir. Adımızın, simgesel tanınmanın ve değerlerin/erdemin hayatımızdaki ağırlığı ve önceliği belirgin olarak artar. Bütün kadim kültürlerce de başlangıca yerleştirilen o ertelenmiş zaman nihayet işte; kendi yerine ve gücüne kavuşur “Önce söz vardı”. Sözün itibarı artar. İnsan olmanın temel koşulu söz olur. Hayatımızın malzemesi incelir, hafifler. Daha nazik, hürmetkâr ve şefkatli olma mecburiyeti zuhur eder. Teselli çabası öne çıkar: Değil mi ki yokluk ve ölümdür varlık kazanan sözle birlikte, tanınmak istediğim ölçüde ötekini tanımak isterim. Ötekinden kopmak ya da onu yok etmekten ziyade onunla bir arada var olabilmeyi dilerim. Ne ötekinde, onun içinde eriyip kaybolmak, ayrışamamak ne de tam bir ilişkisizlik, temas yokluğu: Varlığın çekirdeğine yerleşen şey, kendi varoluşunu ısrarla çoklukta temellendirme hasreti/çabasıdır artık.   

“Biz kendi aksiyomlarımızı ortaya koyalım. Tanrı yoktur. Bu aynı zamanda şu demektir: Bir yoktur. Çoklu “birsiz”lik –her çoklu varlık da bir çokluklar çokluğundan başka bir şey değildir- varlığın yasasıdır. Tek durma noktası boşluktur. Sonsuz, Pascal’in çoktan farkına varmış olduğu gibi, bir aşkınlık yüklemi değil, her durumun sıradan gerçekliğidir. Çünkü sonsuz, Cantor’un küme teorisini yaratarak gösterdiği gibi, aslında sadece çoklu-varlığın en genel formudur. Aslında, her durum, her biri kendi içinde birer çokluk olan sonsuz sayıda unsurdan/elemandan oluşan bir çokluktur. Bir duruma (sonsuz bir çokluğa) ait olmaları açısından ele alındığında, Homo sapiens türüne dahil olan hayvanlar sıradan çokluklardır.”

***

Türkiye toplumunun önündeki mesele, bir dizi can yakıcı düzeyde hüküm süren bütün ikiliklerin, o ikiliklerin yaslandığı paralize edici mantığın radikal biçimde aşılması meselesi değil midir bugün? Bastırılan, hakkı hukuku çiğnenen, haysiyetsiz bir varoluşa itilen bütün aidiyetlerin, kimliklerin altını oyan, onları gerçek temellerinden ve taleplerinden koparan o feci zihniyet ve duygu dünyası? Alttakiler, aşağıdakiler, mağluplar, fakir ve garibanlar arasındaki dayanışma ve ortaklığın zeminini hepten ortadan kaldırarak, herkesin başka herkesi düşman ve rakip gördüğü bir ruh ve düşünce ikliminin vasatıdır bu. Totaliter, yekpâre, türdeş toplum heves ve planlarının mayalandığı korkunç vasat.

İhtiyacımız olan şey, var olan bütün farklı kimlik ve aidiyetleri, sakatlanma, içeriklerini kaybetme ve katılaşma pahasına kendilerini o ikili mantık ve düzenin içinde ifade etme yükü ve tuzağından kurtaracak başka bir düzlemdir. Onlara gerçek yerini, temellerini, canlılıklarını ve haysiyetlerini iade edecek başka bir varoluş/temsiliyet vaadi ve imkanının düzlemi. Önümüzde duran odur: O vaadi ve imkanı ete kemiğe büründürecek, bütün farklı hak ve taleplerin hakiki içeriklerini kayda geçirecek ortaklaşa bir sözün/ütopyanın inşası. Bütün farklılıkları saygılı ve adil bir biçimde muhafaza eden eşitlikçi ve ortak bir gelecek tahayyülü. Bayrağında hakikat, adalet, kardeşlik, eşitlik yazan… Çünkü o ikili karşıtlık ve mantık içinde sadece dilin/sözün açtığı uzam/yırtık sayesindedir ki, kimliklerin gerçek içerik ve potansiyellerine kavuşacağı mesafe, dolayım varlık kazanabilir ancak. Öteki ile hakiki bir ilişki bağlamında düşünümsel bir kimliğin ortaya çıkmasının koşulu dilin/sözün sahneye bu dahlidir işte. İnsan öznenin –hiçbir zaman tam olmasa da– kendi kendisiyle özdeşliği dilin aracılık ettiği bu öteki dolayımı sayesindedir. 

Solun en nihayetinde saf söz olmasının, dille/sözle bir ve aynı olmasının, saf söz halinde kristalize olana değin kendini saflaştırmasının hikmetini konumlandıracağımız yer burasıdır işte. Ancak sınıfsız bir toplumsallık ve sınırsız bir ortaklığın perspektifinden kavranabilir ve anlaşılır olan, bütün tikel ve kimlik-temelli talep, konum ve mücadelelerin taşıdıkları evrenselleşme kapasitelerini de açığa çıkartan, demek, onları kendi biricikliklerini aşma ve kendilerinden başka bir şeyi temsil etme nitelikleriyle buluşturan katışıksız, berrak söz. Komünizm fikri/arzusu bakidir…


[1] A. Badiou, Etik, çev. Tuncay Birkan, Metis, 2004, s. 39.