Develer

Derviş Aydın Akkoç

29 Mayıs 2016

İnsani ilişkilerin oluşturduğu “dünya”yı, yani toplumsal, siyasal ve iktisadi dinamiklerin bileşkesi olan varoluş tarzlarını çeşitli kelimeler etrafında tahayyül etmek mümkün: tımarhane, okul, fabrika, hastane, toplama kampı, hapishane... Özellikle de modern varoluş, bu “kurum”lardan bağımsız bir içeriğe sahip değil. Modern insan bir şebeke halinde örgütlenmiş kurumsal mekanizmalar tarafından çepeçevre kuşatılmıştır. Her ne kadar bir kurum adı olmasa da bahis konusu kurumların işleyişine, örgütlenme mantığına yanından yöresinden ışık tutacak farklı kelimeler de var tabii. Bu itibarla, Elias Canetti’nin Marekeş’te Sesler kitabının “Develerle Karşılaşma” isimli açılış hikâyesi, insani dünyanın tahayyülünde bir başka kelimeye işaret ediyor: mezbaha. 

***

Hikâyenin daha ilk cümlesi metnin nasıl yol alacağını, ne tür duyguların kendini duyuracağını ihbar eder cinsten: “Üç kez develerle karşılaştım, üçünde de kötü bitti sonu.” Marekeş’te Perşembe günleri, kent merkezine uzak genişçe bir meydanda bir pazar kuruluyordur. El Khemis Kapısı’na nazır, surların önünde kurulan bir pazardır bu: “Deve pazarı.” Hikâyenin anlatıcısı ve onun bir dostu bu pazarı ziyaret etmek için arabayla yola çıkarlar: “Deve pazarını göstermeden dünyada bir yere bırakmam seni!” der anlatıcının dostu. Kentin esas yabancısı olan kişi hikâye anlatıcısıdır. Yabancıdan kasıt turist olma hali. Ve her turist gibi meraklıdır, gözler –elbette Elias Canneti’nin gözleri– mekânı ve içindeki devinimleri adeta yutar, iştahlı bakışlar aşina olunmayan dünyayı bir ucundan diğerine kateder.

***

Ne var ki, iki arkadaş pazara vardıklarında pazar neredeyse dağılmıştır, alan büyük ölçüde boştur. Develerin değil, eşeklerin alışverişi, pazarlığı gerçekleşiyordur: “bu hayvancıklara o denli acımasız davranılıyordu ki, eşek görmeyi içi götürmüyordu insanın.” Hayal kırıklığına uğramış bir vaziyette alandan ayrılmaya koyulurlar ama derken ileride bir kalabalık görürler; “bir küme insan çil yavrusu gibi dağılıp sağa sola kaçıyor”dur. Kaçışan insanların ortasında ise “kudurmuş bir deve” vardır. Bakışlarla gerçekleştirilen avdan eli boş dönmeyeceklerdir, nihayet bir deveye rastlamışlardır: 

“Ortada üç ayağı üzerinde bir deve dikiliyordu, dördüncü ayağı iple bağlanıp askıya alınmış, yerle ilişkisi kesilmişti. Ağzına onu bunu ısırmasını önlemek için tel örme bir kafes takılmış, burun deliklerinden bir ip geçirilmişti. Hayvanın biraz uzağında kalmaya dikkat eden bir adam, ipten tutarak çekip götürmeye çalışıyordu deveyi. Deve koşar adım biraz ilerledikten sonra duruyor, ansızın sıçrayıp üç ayağı üzerinde şaha kalkıyor, dehşet verici olduğu kadar beklenmedik devinimlerde bulunuyordu (...) Devenin çevresindeki hava korku yüklüydü, ama en çok korkan da devenin kendisiydi.” [1]

Bu hengame epey sürer, zavallı deve daha fazla dayanamaz, takati tükenir. Umutsuzluk içinde yazgısını kabul eder. Bacağındaki ip onu çekip sürükleyen adamın, celebin elindedir. Celep mezbahadan geldiği için üzerine boğazlanan develerin kokusu sinmiştir, bu koku deveyi daha da korkutup çıldırtır ama ne kadar çırpınsa da nafile. Yürek parçalayan böğürtüler eşliğinde, “üç ayak üzerinde yürümeye çalışan, zincirlere, prangalara vurulmuş, son saatlerini yaşayan devenin” burun deliklerinden kan, ağzından salyalar fışkırır. Bütün bunlar olurken etraftaki herkes seyircidir. Satılacak bir deve değildir, tedavülden kaldırılmıştır. Faydasızdır ve faydasız her şey gibi bir fazlalıktır artık. Kurban edilecek bir deve de değildir. İnsani hayatın dışına düşmüştür. Kendi kaçınılmaz sonuna dövülüp yıpranarak sürüklenen devenin istikameti “mezbaha”dır. 

Gördükleri dehşet karşısında ürperen turist ve arkadaşı ise deve mezbahaya sürüklenirken olup biteni sessizce izlerler. Şaşkınlıklarını gizleyemezler. Onlar da tıpkı devenin etrafını saran kitle gibi bu kanlı şölene ortak olmuşlardır aslında, uzaktan bakmaları bu gerçeği değiştirmez. Şaşkınlığın ve çaresizliğin arttığı bir eşikte, birdenbire ihtiyar bir adam peyda olur, “siz hiç deve eti yemediniz mi?” diye sorar. Cevap gerektirmeyen bu soru pek çok durumu izah eder. Kentlerin kuytularına kurulan mezbahalar, bilenmiş bıçaklar, kancalar, doğranmış etler, deşilmiş iç organlar, kasap dükkânları: “Siz hiç deve eti yemediniz mi?”

***

Diğer iki karşılaşmanın da bu ilk karşılaşmadan geri kalır yanı yoktur, hepsinin de sonu kötü biter. Ziyadesiyle sarsıcı bir hikâyedir “Develerle Karşılaşma.” Okurun özdeşlik kurma eğilimi iki uç arasında salınım halindedir. Okur kâh metnin anlatıcısına ve onun iç dünyasında olup bitenlere, yani uzaktan bakmanın öznede yarattığı gizli suçluluk duygusuna, gelip geçici o dehşet hissine tutulur, kâh kayıtsız bakışlar arasında mezbahaya götürülen deveye tutulur. Kurban ve cellat ilişkisidir bu bir bakıma. İki uç arasındaki gerilimin orta yerinde ise mezbaha durur. Lanetli bir tapınak gibi. Alelade bir kelime olan mezbaha kelimesinden bir tür dünya imgesi yaratır Elias Canetti. Bu imgeyi tarif etmez, sadece adını zikreder, belki de bu kadarı kafidir...


[1] Elias Canetti, Marekeş’te Sesler, çev. Kamuran Şipal, İstanbul: Nobel-Sabah, 1990, s. 9.