Anasayfa > Haftalık Yazılar > Kimin Etiği?

Kimin Etiği?

Barış Özkul

06 Haziran 2016

Modern zamanlarda etik, neyi benimsediğimiz veya neden sakındığımızla ilgili olduğu kadar neyi nasıl benimsediğimiz, neden nasıl sakındığımızla da ilgilidir. Siyasi iktidarın yolsuzluk yaparken suçüstü yakalandığı halde oylarını giderek arttırdığı bir ülke düşünün. Bu, bir açıdan, ciddi bir ahlaki-etik zaafın varlığına işarettir. Ama iktidarı desteklemeyi sürdürenler açısından herhalde öyle değildir: “Şimdiye kadar onlar çaldı, biraz da bizimkiler çalsınlar” gibi bir mantığın yürürlükte olması muhtemeldir. Biz bu mantığı anlamayı reddedebiliriz. Ama bu mantıktan bir Robin Hood ahlakına varanlar da çıkabilir. 

Çıkabilir çünkü ideolojiden ve tarihten bağımsız, “küresel” bir etik yoktur, tarihin şu aşamasında henüz tesis edilmemiştir. Bunun için mücadele edebiliriz -etmeliyiz de- ama bir de bizim dışımızdaki gerçeklik vardır.

***

Marx, Althusser falan henüz ortada yokken, “evrensel insan doğası”, “ahlâki öz” gibi nosyonlarla düşünmenin yanlışlığını göstermişti. Feuerbach üzerine 6. tezde “insanın (menschliche) özü bireye içkin bir soyutlama değildir. Gerçekte, toplumsal ilişkilerin bir bütünü ve görünümüdür” derken Feuerbach'ın Hıristiyanlığın Özü’nde varsaydığı soyut, jenerik “İnsan”ı tarihsel olarak somut insanla ikame etmekteydi. İlla insan doğası nosyonuna sadık kalınacaksa, insan doğasının farklı tarihsel konjonktürlerde ortaya çıkan farklı farklı tezahürlerine bakmak gerekirdi. Tarihi iyi veya kötü özler değil farklı toplumsal çıkarları temsil eden aktörler ve bunların arasındaki konfrontasyonlar yapmaktaydı.

Marx, ahlak-etik meselesine de öncelikle bu çerçeveden baktı. Sınıflı toplumlarda son kararı etik önermelerin değil çıplak gücün, kaba kuvvetin verdiğini -bu açıklıkla- söyledi. Daha Alman İdeolojisi’nde, kapitalistlerle işçi sınıfı arasındaki çelişkilerin “ister asketik ahlak isterse zevk ve keyfe dayalı ahlak olsun, ahlakın varlık zeminini paramparça ettiğine” [1] karar verdi. “Herkesten yeteneğine göre, herkese ihtiyacı kadar” düsturuna varırken kapitalist toplumda müşterek etiğin olanaksızlığına işaret etti: 

“Gerçek bir hak ve hukuk, doğası gereği, herkes için geçerli, eşit bir standardın varlığını ve uygulanmasını gerektirir; oysa aralarında eşitlik olmayan bireylerin tek bir standartla ölçülmesi sadece tek bir bakış açısından kavrandıkları takdirde mümkündür.”[2]

Doğrusu, sınıflı toplumlarda herkes için geçerli bir etiğin olanaksızlığını bir tarihsel eğilim olarak saptamak Marx’ın zamanında da büyük bir buluş değildi. Egemen sınıf ahlakının “egemen sınıfın çıkarlarını meşrulaştırdığını” söylemek dün de bugün de malumun ilamı. Önemli olan, buradan nereye varılacağıdır. Marx, “madem şartlar böyle, işçi sınıfı kaba kuvvete kaba kuvvetle karşılık vermelidir” veya “amaç-aracı meşrulaştırır” tarzı vülgerliklerle zaman kaybetmedi. Bunların yürürlükteki ahlak paradigmasına hapsolmak anlamına geleceğini biliyordu. Bunun yerine Marksizm’i bir özgürleşme etiği olarak inşa etti. 19. yüzyıl Marksizmi’nin özgürleşme etiğinin merkezinde kendini ve varlık koşullarını dönüştürmeye aday ve muktedir özne vardır:

Dolayısıyla özgürleştirme rolü bir sınıftan diğerine geçer… ta ki sonunda, toplumsal özgürlüğü insana dışsal koşullar çerçevesinde gerçekleştirmek yerine insanın bütün varoluş koşullarını toplumsal özgürlük temelinde düzenleyen bir sınıf bu rolü üstlenene kadar. [3]

Başka bir yerde, “gerçek bir özgürlük alanı sadece ve sadece dış zorunluluk ve gerekler ortadan kalktığında başlayacaktır… Bunun önkoşulu çalışma saatlerinin azaltılmasıdır”[4] der. Çalışma saatlerinin azaltılması, emeğin üretkenliğinin arttırılması vb. kavramları insani yeteneklerin kendi başına bir amaç olarak var olacakları bir geleceğin koşullarını tasavvur ederken ileri sürer Marx, ki bu da “bilimsel” falan değil düpedüz etik bir tutumdur. [5]

19. yüzyıl Marksizm'inin bütün bilimsellik iddialarına rağmen kurtuluş teolojileriyle, dinî ütopyalarla kıyaslanabilecek türden bir etik tasavvuru vardı. Marksistler bunun içini elbirliğiyle boşalttılar. Marksizm bir devlet doktrini, bir iktidar kılavuzu haline geldikçe, amaca giden yolda her aracın meşru olduğu fikri yerleşti. Yol o şekilde yüründüğünde başta belirlenen amaca varılıp varılmayacağı tartışma konusu olmaktan çıktı. 20. yüzyılda bu yeni “etiğin” teorisini yapan metinler de yazıldı. Özellikle ilginç bulduğum birisine değinerek devam edeyim.


[1] The German Ideology, Collected Works, Lawrence & Wishart, 5. Cilt, s. 419 - çeviriler bana ait.
[2] “Critique of the Gotha Programme”, The First International and After. Londra: Penguin, s. 346, 47.
[3] “Critique of Hegel’s Philosophy of Right. Introduction.” Early Writings. Londra: Penguin: s. 255.
[4] Capital, Vol. 3. Londra: Penguin, s. 959.
5 Paul Blackledge, bu savı güçlü argümanlarla savunuyor - Marxism and Ethics: Freedom, Desire, and Revolution, SUNY Press, 2012.