Emanet

Polat S. Alpman

09 Haziran 2016

Emanet, insanlığın ortak kültürel davranışlarından biridir. Emanet kültürü bilinen bütün toplumlarda benzer işlevleri ve değerleri içerir. Bu coğrafyadaki halkların etnik, dini, kültürel, politik ve sınıfsal farklılıklarına rağmen ciddiye aldıkları emanet kültürünün sosyal ve kültürel alanda yaşanan yozlaşmalara paralel olarak aşınmaya uğraması kaçınılmazdır.

Emanet bir güven işaretidir. Bu güven kimliklerle değil kişiliklerle tesis edilen bir güvendir. Emanet ilişkisi kendi içinde yazılı olmayan bir anlaşmanın taraflarca onaylanmasıyla gerçekleşir. Yazılı bir sözleşme değildir. Emanet veren bir mecburiyet, çaresizlik nedeniyle vazgeçemeyeceği ama yanında da tutamayacağı şeyi emanet verir. Emanet vermek vazgeçmek, terk etmek değildir. Emanet etmek bir iyelik halinin sonucudur, aitlik içerir. Emanet almak, ödünç almak değildir, emaneti korumak, kollamak dışında bir yetki içermez. Ödünç almak/vermek arasındaki farkın nedeni de budur. Ödünç verilen ve alınan şeyin ödünçlüğe konu olması kendisinden daha çok işlevidir. O bir kullanım ilişkisidir. Ödünç alan, ödünç aldığını işlevine uygun olarak kullanılıp geri iade etmesi gereken kişidir.

Emanet, emanet verileni onurlandırır, güvenilirliğini yeniden üretir, sosyal onay alır. Emanet ekonomik bir menfaat getirmez. Bunun düşünülmesi, hatta dile getirilmesi ilişkiyi çözer, haysiyeti azaltır, emanet almanın değerini düşürür.

Emanet ilişkisinin özü ve içeriği, bu anlaşmanın en önemli tarafı emanet alanın kendisinden emin olunmasıdır. Emaneti alanın, emaneti en çok kendinden koruması beklenir. Çünkü emanet, dışardan gelen tehditlerden çok içerden gelen tehditlere karşı dayanıksızdır. Ehl-i emanet, emin, güvenilir olmak, emaneti en çok kendinden korumak anlamına gelir. Emanet almanın getirdiği sosyal onayı, güvenilirliği kendi hesabına ve çıkarına kullanmamak eminliğin şartıdır. Emaneti korumak, emaneti kendi mülkün, hakkın, itibarın, kazanımın olarak sunmamak gibi erdemleri de içerir. Sahip olmadığı manaya malik gibi davranmak ya da kendisine emanet edilenin adına konuşmak eminliğin düsturuyla bağdaşmaz.

Bir de emanetçilik, emanetçi olmak diye bir şey var. Emanet almayı bir meslek olarak ifade etmemize neden olan bu ifade, kendisine bırakılanları bir ücret ya da menfaat karşılığında koruyan kişiye deniyor. Emanet bir mesleğin konusu olunca artık emanet almanın, emaneti koruyacak olmanın kendinden menkul değerinden söz etmenin anlamı kalmıyor. Bu nedenle meslekten emanetçi olan hiç kimse, emin olarak tanımlanmıyor. Bu nedenle şehirlerarası otobüs terminallerinin izbe köşelerinde “emanetçi” tabelası altında yapılan bu iş, emanet kelimesinin işlevini görece yerine getirmekle birlikte herhangi bir erdem ya da değer taşımıyor.

Emanet meselesi bununla sınırlı değil. Özellikle siyasal alan söz konusu olduğunda emanet kelimesi, kültürel saçağın altına saklanıp oradan seslenme kolaycılığındaki siyasiler için elverişli malzemeler sunuyor. Mesela “bu koltuklar bize milletin emaneti” demek koltukları (yani makamları) olduğu kadar aslında kişileri emniyet altına almanın bir gerekçesine dönüşebiliyor. Mademki bu koltuklar bize emanet, onları dışardan gelenlere karşı korumak bizim en büyük vazifemizdir, düşüncesi çok büyük bir ahlaki ilke ve erdem olarak ifade edilebiliyor. Bu örnekler çoğaltılabilir. Mesela “bu topraklar bize şehitlerin emaneti” ya da “kadınlar bize Allah’ın emaneti” ifadelerinde de benzer bir durum var. Şehit nedir ya da bahsedilen kadınlar kimdir gibi sorular sorulmaya değer değildir. Bunlar cevaplandırılmaya bile değmeyecek kadar yabancı sorular olduğu için, bunlar üzerine konuşmak dışardakiler işidir. Burada önemli olan, vurgulanan şey emanet sahibi olmak. Emanet yetki, emanet toprak, emanet kadın, emanet oy, emanet makam...

Emanet alanlar, emanetleri gerekirse emanet verenlere karşı da koruyacak kadar emanetperver olmalılar!

Bu korunacaklar listesine eklenen son emanet çevre oldu. A. Davutoğlu’nun yerine getirilen Başbakan B. Yıldırım “çevre bize Allah’ın emaneti” diyerek emanet listesine şık bir ekleme yaptı. İlgilileri Türkiye’deki çevre yıkımlarından ve ekolojik tahribattan haberdardır ve bu konu ertelenemeyecek kadar önemli bir konu, ancak konunun emanetle ilgili kısmı, kurulan söylem düzeneğinin anlaşılması için oldukça anlamlı, çünkü ortada bir emanet var.

Nasıl doldurulmak istenirse istensin, siyasetin dilindeki emanet kelimesi, hiçbir üye barındırmayan bir boş kümedir. Çünkü bizler arasında anlamlı bir karşılığı olan emanet kavramının siyasal söylem düzeneği içerisine girmesiyle oluşan manipülatif işlev, siyasal söylemin hem muhatabını hem de sorumlusunu ortadan kaldırıyor. “Çevre bize Allah’ın emanetidir” cümlesinin muhatabının kim olduğu, “biz” ifadesinin kimi kapsadığı, kime karşı ve neden söylendiği, kime, nasıl bir sorumluluk yüklediği, bu cümleyi işitenlerin yükümlülüğünün ne olduğu gibi sorular, sorulmaya bile değmeyecek ölçüde anlamsız hale gelmektedir. Çünkü bu ve benzeri ifadelere yüklenen içerik, siyaset makinesinin güç alanı dışında bir anlama sahip değildir. Bu nedenle uzun bir süredir Türkiye’de siyasal önermelerin hemen hepsi bir çeşit boş gösterendir.

Bir işe yaradığını göstermek adına, bir işi görmek için ödünç aldığı söz, yetki ve karar gücünü bir emanet olarak dile getirenler, emaneti korumak adına yaptığı her şeyde bir değer, haysiyetli bir şeyler görmek istiyor. Emaneti korumak adına suç işlemeyi, hukuku tekmelemeyi bile önemsiz detaylar olarak sunabiliyor. Belki eminliklerini koruyamıyorlar ama emanet sahibi olmayı korumak konusunda kararlılar. Emanet verenleri bile korkutan bu koruma motivasyonu, emaneti korumak uğruna emanete halel gelmesini bile önemsizleştiriyor.

Çünkü artık önemli olan tek şey, bir emanet sahibi olmuş olmak.