Anasayfa > Haftalık Yazılar > İnsan Haklarının İnsanı Olamayanlar

İnsan Haklarının İnsanı Olamayanlar

Ela Bilgen

18 Haziran 2016

Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’ne bağlı Çocuklar ve Silahlı Çatışma Özel Temsilciliği, dünya üzerindeki çatışma bölgelerinde çocuklara yönelik insan hakları ihlallerini kayıt altına almakta. Temsilcilik, çatışma sırasında gerçekleştirilen altı fiili, ağır ihlal olarak tanımlıyor: çocukların öldürülmesi ve sakat bırakılması, silahlı kuvvetler/gruplar tarafından askere alınması, çocuklara yönelik cinsel şiddet, okul veya hastanelere yapılan saldırılar, çocuk kaçırma, çocuklar için insani erişimin engellenmesi. Genel Sekreter de bu ihlalleri yıllık raporlarla Güvenlik Konseyi’ne bildirmekte. 

2015 boyunca gerçekleştirilen ihlallere ilişkin rapor Nisan 2016’da Konsey’e sunulmuştu. Raporun sonunda da her yıl olduğu gibi, çatışmaların tarafları arasında ihlallere neden olanların isimlerinin yer aldığı ve insan hakları örgütlerinin “utanç listesi” adını verdiği bir ek yer alıyordu. Listeye göre geçtiğimiz yıl boyunca toplam 11 çatışma bölgesinde çocuklar ağır ihlallere maruz kalmıştı ve bu bölgelerden biri de Yemen’di. Yemen’deki iç savaşın taraflarından Şii Husi Hareketi, El-Kaide, hükümet güçleri ile hükümeti destekleyen milislerin yanı sıra Suudi Arabistan liderliğindeki koalisyon da ihlallere sebep olanlar arasında sayılmaktaydı. 

Ancak Haziran başında Genel Sekreter beklenmedik biçimde Suudi koalisyonunu listeden çıkarmaya karar verdiğini açıkladı. Bunun üzerine aralarında Uluslararası Af Örgütü ve İnsan Hakları İzleme Örgütü’nün de bulunduğu 34 insan hakları örgütü, Suudi Arabistan’ın listeye geri alınması için Genel Sekreter’e bir açık mektup kaleme aldı. Zira onlara göre uzun yıllardır yayınlanan bu utanç listesi, çocukların haklarının korunması için caydırıcılık oluşturması bakımından önemliydi ve Genel Sekreter’in kararı listenin güvenilirliğine zarar vermiş, silahlı grupları hesap vermekten kurtulmak için siyasi baskı uygulamak yönünde cesaretlendirmişti. Sivil toplumdan gelen bu güçlü itirazlar karşısında Genel Sekreter’se, doğrudan isim vermeden Suudi Arabistan’ın kendisini BM’ye aktarılan fonları kesmekle tehdit ettiğini söyleyiverdi. Hemen arkasından da Suudi Arabistan’ın “utanç listesi”nden çıkarılması kararının, görevi süresince verdiği en zor kararlardan biri olduğunu ekledi. Ama, dedi, milyonlarca başka çocuğun acı çekmesini önlemek için gerekli olan finansal kaynaklar tehlike altında. 

Genel Sekreter'in uyarısına göre bu finansal kaynaklar sayesinde yürütülen programlar sonlandırılmak zorunda kalınırsa bundan ”Filistin, Güney Sudan, Yemen ve diğer pek çok yerdeki” çocuklar olumsuz etkilenecek. Ban Ki-moon’un kendisine acı verdiğini söylediği bu kararla ilgili açmaz, Ursula Le Guin’in meşhur öyküsü “Omelas’ı Bırakıp Gidenler”deki kurgusal kentin insanlarının yaşadığı çaresizliği anımsatıyor. Omelas’ın refah ve mutluluk içindeki insanlarının bu güzel hayatı sürdürmesi, kentin binalarından birinin bodrumuna kapatılmış, görülmek, konuşulmak, ilgilenilmek istenmeyen acı içindeki bir çocuğun “dayanılmaz sefaletine” bağlı. Bu nedenle Omelas’ın yurttaşları da tıpkı Ban Ki-Moon gibi tek bir çocuğa yardım etmek pahasına diğer herkesi tehlikeye atmaktan kaçınıyor.

Ban Ki-moon’un kararı aslında yeni de değil. Benzer biçimde İsrail’in bu listelerde yer almasının önlenmesi için ABD’nin de söz konusu fonları bir siyasi baskı aracı olarak kullandığı biliniyor. Suudi Arabistan kararıysa, dünya barışı gibi yüce bir hedefle meydana getirilmiş olan Birleşmiş Milletlerin sunduğu barış ve özgürlük ortamının, ancak gözden çıkarılmış “günah keçilerinin” varlığıyla mümkün olabildiğini bir kez daha açıkça ortaya sermiş olması bakımından önem taşıyor. Karar aynı zamanda tanımı gereği devletlere karşı öne sürülen haklar olan insan haklarının, devletlerden oluşan bir örgüt tarafından savunulmaya çalışılmasının yol açtığı sınırlılıklara da işaret ediyor.

BM ile onun desteklediği bölgesel insan hakları sistemleri (Avrupa Konseyi, Amerikan Devletleri Örgütü ve Afrika Birliği tarafından oluşturulan sistemler) ve uzmanlık örgütleri (UNESCO, ILO vb) tüm dünyada insan hakları savunuculuğu adına çok önemli çalışmalar gerçekleştirmekte. İhlalleri araştırıyor, raporluyor ve böylece ortaya birçok sayısal veri çıkarıyorlar. Belirli aralıklarla toplantılar düzenleyip bu sayısal verileri değerlendiriyor, gelecek için yeni sayısal hedeflerden oluşan eylem planları ortaya koyuyorlar. Bu faaliyetler ve toplantılarsa, Birleşmiş Milletlerin barış yanlısı, cömert üye devletlerinin sağladığı maddi olanaklar sayesinde gerçekleşebiliyor. Fakat ne yazık ki insan hakları başlığı altında talep edilen hak ve özgürlüklerin bir de hükümet dışı olan savunucuları/talepkârları var. Onlar devreye girdiğinde devletler çoğu kez hak savunuculuğunu, terör propagandası olarak adlandırmayı yeğliyor. Zira onların raporları, maddi imkânsızlık nedeniyle sayısal verilerin bilimsel tınısından nispeten yoksun, ancak hakikatin tatsızlığına boğulmuş bilgileri içeriyor.

Türkiye de bu duruma fazlasıyla örnek sunan bir ülke. Özellikle terörle mücadele esnasında meydana gelen insan hakları ihlallerinin eleştirilmesi, iktidar tarafından teröre destek vermek olarak okunuyor. “Bu Suça Ortak Olmayacağız!” başlığıyla yayınlanan bildiriye imza atan akademisyenlere gösterilen hiddetli tepki bu okumanın doğrudan sonucuydu. Geçtiğimiz günlerde İnsan Hakları Derneği’nin UNICEF Türkiye Ofisi tarafından bir konferansa davet edilmesi, fakat daha sonra “Adalet Bakanlığı’nın talebi doğrultusunda” bu davetin geri çekilmiş olması gibi daha dolambaçlı sonuçlara da rastlanıyor.

İktidar tarafından “teröre destek veren” olarak kimliklendirilme gerekçeleri, terörle mücadele sırasında meydana gelen ihlallere tepki göstermekle de sınırlı değil. En son Samsun Anadolu Lisesi’nde öğrenci ve mezunların eğitim sistemine yönelik eleştirilerini ifade etme çabası, okula Terörle Mücadele ekiplerinin girmesiyle sonuçlandı.

İktidar, insan hakları savunucularından kendisi dışındaki aktörlerin yaptıklarını görmesini ve eleştirilerini bu aktörlere yoğunlaştırmasını talep ediyor. Bu aktör kimi zaman kendisiyle çatışma içinde olunan bir örgüt oluyor, kimi zamansa insan hakları ihlallerine neden olan bir başka rakip devlet. Ancak insan hakları, yukarıda da ifade edildiği üzere tanımı gereği devletlere karşı savunulan hak ve özgürlükleri nitelemekte. Modern ulus-devletler meşruiyetlerini, hukuki oldukları iddiasıyla temin ediyor. Bu iddia aynı zamanda anayasal düzenlemeler ve uluslararası hukuk aracılığıyla bir zorunluluğa dönüşüyor. Ancak bu teorik zorunluluğa rağmen uygulamada hükümetlerin hukukun sınırlarını zorladığı, “istisna halleri” oluşturmaya çalıştığı bir gerçek. İnsan hakları da bu gerçekten hareketle yurttaşları/insanları devletin söz konusu zorlamalarına karşı korumak amacıyla oluşturulmuş ilkeler bütününü ifade etmekte. Tam da bu nedenle kişiler devletlerin, insan haklarını ihlal ettiğinden yakınabilir, devletin yurttaşlarına verdiği hukuk içinde kalma sözünü tutmadığını iddia edebilir ve buna dayanarak devletleri eleştirebilir. 

Buna karşılık terör örgütleri, hukuk çerçevesinde hareket edecekleri taahhüdünde bulunmazlar. Devletlerle yurttaşlar arasında olduğu varsayılan “sözleşme” türünden bir sözleşmenin tarafı değildirler. Devlet benzeri bir iktidar yapılanması oluşturamadıkları müddetçe de suçun faili olabilmelerine rağmen, hukuken insan haklarını ihlal edemezler. Faili oldukları suçların yargılanması ve cezalandırılması da devletin yetkisi ve ödevidir. Bu fiillerden etkilenen kişilerse, ancak ilgili devletin aracılığıyla hesap sorabilir ve hak arayabilirler. Kişilerin muhatabı, sözleşme kurgusu dolayısıyla devlettir. Bu nedenle yurttaşlardan, insan hakları ihlalleri nedeniyle devleti eleştirirken eş zamanlı olarak teröristleri de kınamasını beklemek, devleti aradan çıkarıp sözleşmenin tarafı olmayan yeni bir muhatap icat etmesine göz yummaktır. Aynı şekilde insan hakları örgütlerinden, ihlalleri raporlaştırırken terör örgütlerinin hukuk dışı faaliyetlerini de değerlendirmeye almalarını talep etmek, savcıların görevini/yetkisini sivil topluma aktarmak anlamına gelir.

Buna rağmen devletlerin, savunuculuğu bilinçli biçimde yanlış değerlendirmesi, kimlerin insan haklarının savunulabilir, kimlerininkinin savunulamaz olduğunu da belirleme isteklerine dayanıyor. İktidar, sorumlu olduğu insanlardan bazılarına bir “günah keçisi” göstererek kendi haklarının sağlanmasının, onununkinin ihlal edilebilirliğine bağlı olduğunu söylüyor. Buna boyun eğenler mutluluğu derin bir sessizlikte arıyor. Sesi çıkanlarsa devletler tarafından terörist, BM Genel Sekreteri tarafındansa görevi gereği biraz daha yumuşak bir söylemle diğerlerinin mutluluğunu tehlikeye atan duyarsızlar olarak nitelendiriliyor.