Anasayfa > Haftalık Yazılar > “Feci Namussuz”

“Feci Namussuz”

Kerem Ünüvar

30 Haziran 2016

Vur Ulan Vur-Linç Öyküleri (der. Tanıl Bora-Levent Cantek, bkz.) kitabının hemen sunuşunda geçen bir cümle bu: Kısa ama etraflıca lincin medeniyetle ilişkisini tasvir ediyor. İçerideki öykülerin ağırlıklı olarak ve ister istemez daha fazla mağdurların gözünden kurgulandığı düşünülürse lince dair daha iyi bir özet yapmak galiba mümkün olmazdı. Kitapta yer alan ve birkaç öyküde linççinin gözünden hikayenin aktarıldığı metni okurken, mağdurun değil de failin kurgulanmasının neden zor olduğunu, o ruh halini tahayyül edip kurgulamanın güçlüğüne takılıp kaldım; bunu yapmak yani failin aklına girip, o sırada neler düşündüğü, nasıl hareket ettiği, ruh hali nasıl anlatılabilirdi? Bunu yapmak niye bu kadar zordu? 

Bir belgesel bu konudaki merakımızı giderebilecek bir başarıya sahip; izlemesi zor ama belki meselenin vahametine dair biraz daha düşünmemizi kolaylaştırabilir.

2012 yapımı The Act of Killing başlıklı belgesel (bkz.), Endonezya’da 1965-1966’da 1 milyon komünistin öldürülmesi eylemine katılan paramiliter grubun kurucuları ve sıradan üyelerinin, “öldürme eylemleri”ne odaklanır. Genellikle kurbanlardan hayatta kalanlara odaklanan akımın tersine, belgeseli hazırlayanlar bilfiil öldürme eylemlerine katılmış olanları, yaşananları yeniden canlandırmaya iten bir yaklaşımla –“bir sinema filmi çekiyoruz”- yeniden o günlere döndürürler. Katillerin belgeselin içindeki sinema filmi efektine nasıl meftun olduğunu, faaliyetlerinin ne vatanperverane bir eylem olduğunu ispat etme yarışını rahatlıkla izleyebiliriz böylece. 

Oldukça zor, seyredeni insanlığından utandıran anlatımlar vardır belgesel boyunca: Katiller kurbanlarını en ilkel şekillerde nasıl öldürdüklerini, öldürme düzeneklerinin neler olduğunu, cinayet mekanlarının nasıl hazırlandığını tafsilatlı bir şekilde anlatırlar; nihayetinde onların kahramanlıklarını dünyaya gösterecek bir “sinema filmi” yapılıyordur. Filmde hangi kıyafetleri giymeyi düşündüklerini, nasıl sahneler hayal ettiklerini paylaşırlar belgeselin hazırlayıcılarına: Oldukça frapan renklerde elbiseler seçip, etraflarında dans eden kadınların bunları giymesini isterler. Zaten belgeselin afişinde de bu tamamen uçuk sayılabilecek sahnelerden birisi kullanılmıştır. Ölüm mangalarının komünist kurbanlarını şehirlerde nasıl yakaladıkları, köyleri nasıl bastıkları yer verilen önemli “sahne”lerdir belgeselde. Şecaat arz etmek için halen varlığını sürüdüren paramiliter grubun üyeleri, üniformaları içinde daha evvel yakıp yıktıkları köylere benzer, “kurtarılmış” bir köyde 1965-1966 dönemini yeniden canlandırırlar. Adamları nasıl öldürdükleri, kadınları nasıl yerlerde sürükledikleri, çocukları nasıl tekmelediklerini tekrarlanan çekimler sırasında kahkahalar atarak “oynar”lar. Çekimler sırasında kadınlardan bazıları köye gerçekten bir baskın yapıldığını zannedip sinir krizi geçirir. 

Belgeseli çekenler, köy baskını sahnesinden sonra paramiliterlerin kampına giderler; bu vatanseverler halen nasıl daha teyakkuz halinde olduklarını, nasıl eğitimler yaptıklarını göstermek arzusundadır. Böylece ölüm mangalarına önderlik eden yüksek rütbeli katillerin de bu önemli sinema filminde yer almak için yanıp tutuştuğu başka bir fasla geçeriz. Ölüm mangalarının birinin başındaki ve belgeselin odağındaki Anwar Congo 1965’te geçimini karaborsa film bileti satarak sağlamaktadır; küçük suç çeteleriyle dolaplar çevirir, adam döver, yaralar. Bu hazırlık evresinin ardından Kuzey Sumatra’da ölüm mangalarının başına geçer; kendisi 1000 kadar insanı öldürmüştür, bu onun için ayrıca bir övünç kaynağıdır. Onun da şereflendirdiği, film yapımcılarını ağırladıkları bir yemekte başka bir paramiliter lider, komünistler ve bozguncular hakkındaki zarif fikirlerini anlatır; yapılması gerekenlerin nasıl yapıldığını, kendileri sayesinde Endonezya’da düzenin nasıl sağlandığını izah eder. Bu önemli tespitlerine ara verip, yemek sırasında kumandanlarıyla sohbetleri ise etrafta dolaşıp servis yapan kadınlara neler yapmayı arzuladığına dair fantezilerden müteşekkildir. O sırada kamera kayıttadır, söylenenler kayda geçirilir. Bu büyük vatanseverin siyasal şehvetini motive eden diğer saikleri de öğrenme fırsatı buluruz.

Belgeselin son parçası Anwar Congo’nun komünistleri nasıl öldürdüğüne dair sinema filmi için sahnelenen canlandırmalarıyla iyice kıyıcı bir hale gelir. Telle, odunla, demirle insanları nasıl döve döve, işkence ederek öldürdüğünü gururla anlatır. Öldürme için hangi kolay metodları icat edip, uyguladıklarını; tek tek hangi cinayetin, nerede ve nasıl işlendiğini hatırlamaktadır; aynı mahallede yaşamıştır, sokaklar aynıdır, cinayet mekanları yerinde durmaktadır. Bunların hepsini hatırlayan zihni, kurbanlarının isimlerini de dile getirmesine yardımcı olur, elbette bazılarının neden öldürüldüğünü, neye hükmederek öldürme kararı verdiklerini tutamamıştır aklında; sadece nasıl ve nerede öldürdüğünü hatırlamaktadır, en ince detaylarına kadar...

Bu vahşi hikaye Anwar Congo’nun anlattıklarıyla öyle bir noktaya varır ki, Anwar birden fenalaşır ve ağlamaya başlar. Tüm çekimler boyunca zerresine şahit olmadığımız bilinci sanki aniden açılmış gibidir; tek tek kurbanlarına yaptıklarını sayarak sinir krizi geçirir. Belgeselin coup de grace’i işte bu sahnedir.

Belgeseli yapanların bir kandırmacayla bunu başardıklarını iddia edebilir miyiz? Hayır. Bunu sadece bir belgesel olarak düşünseler, faillere sadece bu konuda sorular sorsalar acaba belgeselin başarısına ulaşabilirler miydi? Oysa faillerin marifetlerini ortaya dökecekleri bir imkan yaratmak, tüm akışı onların zihin dünyalarına bırakarak ilerlemek belgeselin yalnızca bir belgesel olarak elde edebileceği etkinin ötesine geçmesini sağlamıştır; üstelik katillerin hiçbir şekilde bu tür bir belgeselde dile getirmeyecekleri biçimde rahat, samimi olmasını, kurbanlarına karşı zihinlerinin nasıl işlediğini en aracısız şekilde sunma imkanı yaratmıştır. 

Endonezya’daki katliamlara nezaret eden çeşitli aşamalar var: katillerin hemen ortaya çıkıvermesi, linçler, komünistlerin tespiti, mangalar halinde sokak ortasında ya da kuytularda infazlar... Sıradan insanların yanı sıra yukarıda da bahsettiğimiz suçlular, çeteciler, karaborsacıların ölüm mangalarının birer gönüllü üyesi haline gelmesi... Üstelik belgeselin çekimleri sırasında, birbirlerinden bile tiksindiklerine şahit olduğumuz bu insanların suç ortaklığı...

Türkiye’deki linç ve pogromlarda da Anwar’a benzeyen insanların bulunduğunu biliyoruz (örneğin Maraş Katliamı için konuşulan eski bir TÜŞKO militanı eylemlere giderkenki ruh halini tasvir ederken aynı rahatlığı yaşadıklarını gayet net anlatmaktadır. bkz.). İkide bir coşturulan linç kampanyalarının katılımcılarını görüyoruz, her an başka bir benzerinin yaşanabileceğinin farkındayız. Feci namussuz bir şey olması belki de bu kadar yakın olmasından... Yukarıda aktardığımız belgesel bu feci namussuzluk durumunun çok acımasız bir örneğini sunuyor.