Yas Siyaseti

Erdoğan Özmen

24 Temmuz 2016

Bazen elimizde değildir, her şeye üzülürüz. İçimiz sıkışır çaresizlikten, hiçbir şey yapamamaktan. O derin çaresizliğin, acziyetin örtüsü, telafisi gibidir üzüntü. Bedenimizin dışından sanki, bir keder, kendimizle özdeş olmadığımızı, bölünmüş olduğumuzu duyuran yabancı bir cisim gibi içimizi oymaya, aşındırmaya devam eder. 

Ali İsmail, Ethem, Abdocan, Ahmet, Mehmet, Medeni, Berkin. Onların incecik yüzleri. Sonra birden Suruç’taki gençler. Bilinçli aklım, belleğim yetmediği için taşımaya, yerleştiremediği için hiçbir yerlere, hep rüyalarımda onların gülen gözleri, o zamandan beri. Hiç eksilmeden.

Tümden hazırlıksız yakalandığımız, hiç beklemediğimiz keder zamanları vardır bir de. Apansız düşmek gibi bir yarıktan. Hiçbir yakınlık, akrabalık duymayacağım darbeci subayların resimleri gazetelerde, televizyonlarda gösterildiğinde olur bu. Hiçbir sınır ve ölçü gözetilmeden, eziyet edilmiş, hırpalanmış, aşağılanmış, insanlıktan çıkarılmış halleri özensizce ve hoyratça uzun uzun sergilenir. Bütün sıfatlar, suçlar, mide bulandırıcı bağlantılar ve planlar, vahşet pratikleri –bir kereliğine bile olsa- hesaptan düşüldüğünde, geride kalacak olan onların da küçücük kızların, oğlanların babaları olması değil midir? O sırada kendi evlerinin bile en dip köşelerine yığılıp kalmış annelerin babaların evlatları da mı sayılmazlar artık? Hürmet, nezaket, ötekinin haysiyetini koruma, bir acı ortaklığı o küçücük çocuklar için olmayacaksa eğer, hiç olmasın daha iyi. 

Sonra, o gece köprüde olanların videosu var işte. Oradaki korkunç görüntüler. Ama insanların ağır silahlar, tanklar karşısında sergilediği direniş de olağanüstüdür. Benzersiz bir cesaret ve kahramanlık örneğidir bu. Yalınayak, baldırı çıplak binlerce insan bir kez daha silahlı güçlerin karşısında sadece bedenleriyle, orduların ve polisin en ayırıcı niteliği olan kör ve korkunç kapris ve şiddetiyle birazdan yok olacak bedenleriyle bir engel oluşturmaya çalışır. Evet, ölmek, parçalanmak pahasına. Hangi saik ve niyetlerle davrandıklarının bu aşamada hem bir önemi yok, hem de o saik, arzu ve iradenin ancak geri dönüşlü bir jestle nihai anlamına kavuşabileceğini söylemeye çalışan bir argümana yaslanıyorum: Derdim, bir yas ve kayıp siyaseti mümkün müdür sorusunu sormak. Yaralanabilir, muhtaç ve incinebilir oluşumuzu, varoluşumuzun bu en derin ve nazik çekirdeğini, başkalarının da aynı zayıflıkla malul oluşunu eşsiz bir ortaklık ve birlik bağı düzeyinde ele alan bir yas ve kayıp siyaseti. O gün köprüde kardeşlerini kaybeden cesur ve kederli insanlara Ali İsmail’in, Berkin’in acısını da duyurmaya, hatırlatmaya matuf bir siyaset ufkundan söz ediyorum.   

Acı, kayıp ve zulmün her çeşidiyle böylesine parçalanmışken hepimiz, benimle öteki arasındaki derin bağlar böylesine ve inkar edilemez bir biçimde apaçıkken başka türlü bir siyaset tasavvurunun imkanlarına yoğunlaşmaktan. Hepimizin mahvına yolaçacak olan iğrenç bir şiddet ve intikam döngüsünü geleceğimizden bütünüyle yok etmeyi amaçlayan bir yas siyasetinin imkanlarını hep birlikte düşünmenin tam zamanı değil midir? Hiçbir kibir ve ayrıcalık talebiyle lekelenmemiş, en temeldeki kader ve varoluş ortaklığımızı aşikar kılacak ve kuvvetlendirecek ve hepimize seslenecek bir kayıp ve yas siyaseti, güçsüzlerin, kimsesizlerin, mülksüzleştirilenlerin ortaklığını bütün sahte gündemlerin en üstüne taşımaz mı?

Çünkü; “Yaralanmış olmak demek, insanın yara üzerine düşünme, hangi mekanizmalar aracılığıyla paylaştırıldığını öğrenme, başka kimlerin hangi şekillerde geçirgen sınırlardan, beklenmedik şiddetten, mülksüzleştirilmeden ve korkudan mustarip olduğunu anlama şansını elde etmesi demektir.” [1]

Demek, bir yas ve kayıp siyaseti bütün mağdur ve mazlumlara, yerinden yurdundan edilmiş bahtsızlara, anadilinden sürgün edilmiş kürtlere, hakkı hukuku, haysiyeti pervasızca çiğnenmiş zayıflara aynı saygılı ve özenli yakınlığı tesis etmenin yanısıra daha temel bir düzeyde bütün musibetlerin kaynağı sınıflı toplumun/kapitalizmin işleyiş yasasıyla da kısa devre yapmaya müsait güçlü bir mücadele zeminidir. Emekçinin ürettiği ve ama kapitalistin onu mahrum ederek ve ondan kopararak el koyduğu ve zevkini sürdüğü artı-değer de aynı kayıp ve yas siyasetinin kapsamı içinde değil midir?

Dahası, mevcut darbe karşıtı direnişi milli bir şuurla milletin reaksiyonu ve vatan sevgisi olarak sunan ve temellük etmeye çalışan, böylece bir kez daha toplumun antagonistik yapısını örtmeye yönelik analizlerin tam karşı kutbuna yerleştirilmesi gereken ve o analizlerin vaaz ettiklerini –geçerliyse bile– tali kılmaya müsait siyaset aynı kayıp ve yas siyaseti niçin olmasın ki?

Sınırları giderek katılaşan ve iktidar sahiplerinin doyasıya manipule ettiği ve kanırttığı farklı cemaatlerden (milli-gayrı milli, laik-müslüman vb) müteşekkil toplum algısı ve idrakini zayıflatacak ve toplumu yapısal antagonistik karakteriyle aşikâr kılacak bir söylemin ip uçları ve işaretleri burada aranamaz mı? Her iki tarafın bireylerinde hüküm süren temas/etkileşim arzusu ve korkuyla geri çekilme zıtlığını ıskalamadan tam cepheden ele alacak bir siyaset ufku hepimizin hayrınadır. Varolan kutuplaşma ve uzaklık çünkü, aramızdaki köken ve kader birliğini, hayatımın bağımlı olduğu ötekinin özerk ve eşit varoluşunu ve temel ortaklığımızı seçilmez kılıyor. Enine boyuna düşünülmüş bir kayıp ve yas siyaseti başlangıç noktamız olabilir pekala.


[1] Judith Butler, Kırılgan Hayat, Çev. B. Ertür, Metis, 2005, s. 10