Anasayfa > Haftalık Yazılar > 15 Temmuz Sonrası Türkiye’nin Yeni “Normal”i

15 Temmuz Sonrası Türkiye’nin Yeni “Normal”i

Sezin Öney

04 Ağustos 2016

Aylardır, Türk Silahlı Kuvvetleri, Diyarbakır’dan Cizre’ye, Nusaybin’den Yüksekova’ya, kent merkezlerini yerle bir eden “meskun mahal” operasyonlarına girdiği zamanlarda, Ankara’da kafamda şu soru vardı: 

“Ülkenin bir kısmı, şu veya bu şekilde, şu veya bu sebeple paramparça ediliyor. Nusaybin için, savaş uçaklarının kentin içini bombaladığı iddia edildi. Lice kırsalında bunun yapıldığını biliyoruz; TSK açıkça kendi söylüyor. Bu şiddet manzarası, günü gelip, burada, mesela Ankara’da tekrarlanmaz mı?”

Maalesef, sürekli beni yoklayan bu sezgi, bu karamsar hal, boş bir sanrı çıkmadı. Gene aynı şekilde, milletvekillerinin dokunulmazlıklarının kaldırıldığı dönemde, TSK mensuplarına dokunulmazlık getirildiği, askeri operasyon yetkisinin sivil idareden alınıp askeri yöneticilere verildiği dönemde de, hep “ağır ve kötü sonlara” ilişkin beklentiler, kaygılar ve endişeler zihnimdeydi. Ne yazık ki, bitmez tükenmez bir Kassandra Sendromu ile, geleceği öngörüp, bunu da dile getirmenin de kifayetsiz kaldığı dönemlerin sonucu bugün karşımızdaki kaotik Türkiye tablosu.

Peki şimdi ne olacak?

Türkiye, yeni bir “normal” oturtmaya çalışacak.

Bu nasıl bir “normal” olabilir? Ortalık çok karmaşık, mantıktan çok duygular önplanda. Bu durumda, benim yapabileceğim tek şey, bir cerrahın ameliyat masasındaki hastaya bakışı gibi, net, tarafsız, her türlü duygusallıktan uzak, belki de haddinden fazla “steril” bir dille öngördüklerimi aktarmak. Türkiye’nin önünde ne var? Madde madde gidersek:

Adalet ve Kalkınma Partisi, geniş kapsamlı bir devleti dönüştürme hamlesine girişirken yeni bir siyasi ortağa ihtiyaç duyuyor. Bu siyasi ortak, kanımca tek bir odaktan oluşmayacak. Türk Silahlı Kuvvetleri içindeki dönüşüm için ortak, ulusalcı görüş ve Ergenekon ile Balyoz davalarında yargılananlar olacak. Buna karşılık, hem devletin kurumsal olarak yeniden yapılandırılması sürecine geniş toplumsal destek, hem de TSK’daki yenilenme sürecindeki temel ortak ulusalcı kanat ile ortaklığı pekiştirmek ile beraber dengelemek de için bir tür fiili “milli mutabakat hükümeti” olarak şekillenecek. Bu milli mutabakat hükümeti, AKP’nin iktidarında, CHP ve MHP ile istişare içinde yürümeye başladı bile. Ülkenin üçüncü büyük partisi olmasına rağmen, HDP’nin ise, bu sürece dahil olması “milli mutabakat” ideolojisinden ötürü pek mümkün gözükmüyor; ancak, dışlamanın, Kürt Sorunu’nda büyük bir çatırdamaya yol açmaması için, dönemsel olarak, HDP’den bazı aktörlerle (İmralı Heyeti’nden isimler gibi) dönemsel, anlık diyaloglar gerçekleşebilir diye düşünüyorum. Ancak, Abdullah Öcalan’ın muhatap alındığı bir yeni çözüm süreci, yeni dönem “normalizasyonu” tamamlanmadan, yani yeni sistem kendini konsolide etmeden çok mümkün gözükmüyor. Benzer şekilde, bürokrasi genelinde, açığa almaların sonuçlarının belirlenmesi, yeni atamalar süreçlerinin infial yaşanmadan gerçekleşmesi için, bu fiili “milli mutabakat hükümeti”, konsolidasyon sürecinde devam edecektir.

Balyoz ve Ergenekon davaları sürecinde TSK’dan dışlananların, darbe girişimi ertesi ve OHAL esnasında travmatik bir ortamda, tüm ordu büyük bir sarsıntı yaşarken geri dönüşü, “ahlaki üstünlüğe” sahip oldukları algısını beraberinde getirecektir. Balyoz/Ergenekon mağdurlarının dışlanma sebeplerinden biri olarak, “Avrasyacı” çizgide olmaları gösteriliyordu. Şu husus önemli: komplo teorilerini bir kenara bırakalım ama ABD ve NATO’nun TSK’da “çalışma arkadaşı” olduğu, yani rutin kontak/ilişki içinde olduğu komutanların hemen hepsi, darbe girişimi zannıyla tutuklandı veya ordudan atıldı. Önceki yazımda da, bu durumdan bahsetmiştim (link). ABD Merkez Komutası’nın (CENTCOM) başındaki Joseph Votel’in Aspen Güvenlik Forumu’nda, “TSK’da çalışma/profesyonel ilişki içinde oldukları birçok askeri lider olduğunu ve bunların bir kısmının da, halihazırda hapiste olduğunu” söylemesi, Türkiye’de polemik konusu olmuştu. Votel’in kastı, ABD’nin, IŞİD’e karşı savaş için Türkiye ile olan ortaklığının, iletişim içinde olunan kişiler hapiste olduğundan aksayacağı idi. Bu aksaklığın ötesinde, komuta kademesinden NATO ve ABD ile beraber çalışan isimlerin darbe zannı altına girmesi ile beraber, TSK’daki “Atlantik İttifakı” destekçileri de itibar kaybetmiş oluyor. Ulusalcı kanat da, iktidar da, zaten daha bağımsız, dış ilişkilerde ABD-AB-NATO’ya daha az odaklı, Rusya-Çin gibi ülkelerle ortaklığa daha açık bir eksene sıcak bakıyor. Bu açıdan, askeri ilişkiler başta olmak üzere, dış ilişkilerde doktriner olarak daha başına buyruk, artı daha Avrasyacı bir tutum ortaya çıkacaktır. Zaten siyasette var olan bu yönelimlerin, bir anda eski ittifakları bozmasını, ABD ile bir günde ilişkilerin bitmesi, NATO üyeliğinden çıkılması gibi sert ve ani frenlerden çok, dolambaçlı yollardan, yeni rotalara sapılması söz konusu olabilir.

Gerek ordu içindeki yeni dengelerde, gerekse de “milli mutabakat hükümeti” açısından soru işareti, din-devlet ilişkilerine gelip takılıyor. İslâm, devlet kültüründe eskisinden daha fazla ve kurumsallaşan bir rol oynayacak; laikliği savunan taraflarda bile, “Türkiye, Müslüman bir ülkedir, halkı muhafazakâr ve dindardır” kabulü artık tartışmasız biçimde hâkim. Ancak, çekişme ve tartışma noktası, bu önkabulle beraber, İslâm’ın devletin yeniden şekillendirilmesinde nasıl bir kurumsallaşma ile rol alacağı olacaktır. Buna karşılık, laiklik-İslâmcılık konusunda şu an zıt kutuptaki düşüncelerin iletişim ve etkileşimle harmanlanması sonucu yeni sentez ideolojiler de ortaya çıkabilir. “Ortak düşman FETÖ algısı” üzerinden, yeni bir milliyetçilik akımı olarak karşımıza yeni ideolojiler de çıkabilir.

Geçtiğimiz günlerde “Fethullahçı Terör Örgütü/Paralel Devlet Yapılanması-FETÖ/PDY Çatı İddianamesi” kabul edildi (link). 22-25 Kasım 2016’da ilk duruşması yapılacak bu davanın dallanıp budaklanacağını düşünüyorum. 2008-2015 arası süren Ergenekon ve Balyoz davaları süreçlerine benzeyen, sürekli yeni sanıklarla, medyadan orduya, yargıya ve tüm bürokrasiye uzanan çok uzun ve sürekli büyüyen, yeni gözaltı dalgaları, baskınlarla rotası dönüşüp çapı artan bir dava sürecinin söz konusu olacağını öngörüyorum. 2008’den itibaren etkin olan liberal kesimler de, bu davadan birinci derecede etkilenecektir.

“FETÖ/PYD konusu”, Dışişleri ve diplomasinin de odak noktalarından birine dönüşecektir. Darbe girişimi ertesi, Türk büyükelçilerin gerçekleştirdiği tarzda toplantılar, lobi ve diyalog faaliyetleri, düşünce kuruluşları ve akademik dünyadaki çalışmalarla, dünya genelinde Türk tezlerinin anlatılması gibi çalışmalara ağırlık verilecektir. Tıpkı, “Ermeni Soykırımı konusu” tarzında olduğu gibi diplomatik bir branşlaşma söz konusu olacaktır.

TSK Yeniden Şekillenirken

Kısa vadede, en hızlı gerçekleşecek olansa TSK’nın, neredeyse kapatılıp yeniden açılan bir kurum olması. “Normal” şartlardaki bir ülkede, aslında, “kapalı kutu” kala kala, içten içe çürümüşe benzeyen bu kurum yeniden yapılandırılırken, “asker-sivil ilişkilerinin” sonunda demokratik bir eksene oturtulmasını sağlayabilecek önemli bir dönemeç olabilirdi. Ancak, bu durum hiç de öyle kolay olabileceğe benzemiyor. Öncelikle, şu an büyük bir personel açığı var TSK’nın. Çoğunluğu savaş pilotu olan 213 askerin ordudan ihracı söz konusu. Açığın kapatılmasının ise, bu sayının çok üzerinde, yaklaşık 700 yeni pilotun alınmasını gerektirdiği bildiriliyor. Sadece Hava Kuvvetleri’nde değil, tüm ordudaki ihraçlara, tutuklamalara bakınca, Balyoz ve Ergenekon davaları mağduru askerlerin, emeklileri de kapsayacak biçimde göreve geri çağrılması hamlelerinin devam edeceği söylenebilir. Sonuçta, TSK’nın 325 general ve amiralinden, neredeyse %50’si, yani 149’u, ya tutuklu ve/veya ihraç edildi; aralarında emeklilerin de olduğu tecrübeli isimlerin geri çağrılması da çok mümkün dediğim gibi.

Ancak, Ergenekon/Balyoz sürecinde dışlanan isimlerin, ordunun geri kalanına ve yeni açıklanan YAŞ kararlarına göre, büyük ölçüde görev başında kalan en tepe komuta kademesine kırgın olduğu çok açık. Kaldı ki, gene bu davaların mağdurlarından emekli askeri hâkim Ahmet Zeki Üçok’un şu haberden alıntıladığımız ifadesinde yer alan soru, TSK içi günlük ilişkileri etkileyecektir, gerilimli kılacaktır:

“Emekli askeri hâkim Ahmet Zeki Üçok, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin (TSK) darbe girişimine ilişkin yaptığı ‘TSK içerisine sızmış illegal çete mensubu hain teröristlerin (FETÖ), ülkemize yaşattığı bu zillet ve rezalete katılan, destekleyenlerin ve kullandıkları araçların oranı genel olarak ortalama %1.5 açıklamasına tepki gösterdi. Üçok, ‘TSK'nın en zayıf olduğu yer matematik. %1.5 neredeyse bu darbeyi başarıyordu. Peki senin %98.5’in ne yapıyordu? Çokoprens almaya mı gitti?’ diye sordu”.

Tabii, bir de, yeni pilotlar başta olmak üzere, açığa alınan, tutuklanan TSK personelinin yerine yenilerini eğitmek gerekecek. Eğitim için de, dış ortaklıklar önemli; NATO ile bağlantılı olarak mı yapılacak, alttan gelen ve yeni alınan personelin eğitimi; yoksa Ankara, eğitim ve donanım için yeni askeri bağlantılar-ortaklıklar mı arayacak?

Askeri alanda daha sorun ve soru çok da, önümüzdeki kısa vadede, sivil kanatta, yeni siyasi ortaklıkların da oluşması gerekecek. Bir yandan, ordunun özellikle hava kuvvetleri kanadında büyük bir zafiyete uğradığı bu dönemde, PKK ile olan çatışmalar ne olacak sorusu da, siyasetin orta yerinde...

Kürt Sorunu’nu, mesele olmaktan çıkarmak için, uzun soluklu bir sürecin başlaması gerekiyor: bunun da ilk adımı şüphesiz, çatışmasız bir ortam yaratılması. TSK’da bu kadar büyük bir sarsıntı yaşanmışken barış görüşmelerinin yeniden başlaması, en azından bir yumuşama dönemi yaşanması, Ankara açısından pragmatik bir yaklaşım olurdu. Ama Türkiye politikası öyle ağır biçimde kutuplaşmış vaziyette ki, sağlam bir barış süreci masası kurabilmek için gereken biçimde, siyaseten birbirinden farklı, hatta birbirine zıt yakaları bir araya getirebilmek çok zor. Ayrıca, PKK ile çatışmalar yeniden başladığından beri milliyetçiliğe de o kadar fazla vurgu yapılmış durumda ki, AKP tabanı, İsrail ile anlaşma örneğinde olduğu gibi keskin bir dönüşe çok kolay ikna olmayabilir.

Öte yandan, ulusalcılık düşünce çizgisinin çok güçlü bir dönüşü söz konusu demiştim. “FETÖ tehlikesi derken biz haklıydık” algısını kazanan ulusalcı çizgi, Türkiye’nin egemen düşünce tarzına, hatta anaakım entelektüel vagonuna dönüşmekte; bunun AKP üzerinde de etkileri olacaktır, CHP ve MHP üzerinde de.

Bununla da ilintili olarak, HDP’yi yalnızlaştırma içgüdüsü, darbe girişiminden sonra da Cumhurbaşkanı Erdoğan ve diğer partiler arası diyalog başlarken de, zaten çeşitli kereler kendini ortaya koydu. Çözüm süreci ile ilgili adımlar kapalı kapılar ardından atılabilir, ama bununla beraber, “aleni siyasette” HDP’nin dışlanması sürer mi? Bu muhtemel. Eğer CHP’nin de yüzünü ulusalcı çizgiye daha da dönmesi söz konusu olursa, böyle bir durum iyice muhtemel. Bu sefer, siyaset gene iyice sıkışacaktır.

OHAL’in uzatılması söz konusu olursa da, sadece siyasi açıdan değil, ekonomik ve dış ilişkiler açılarından da darboğazlara girilir.

Tabii, bu arada, dış ilişkilerin ne olacağı da, gene belirleyici faktör. Rusya’ya yakınlaşma ve Avrasyacılık, dış siyasi eksenin pusulası haline gelirse, bunun iç politikaya da etkileri olur. Ulusalcılık, Avrasyacılık ve Batı İttifakı’na soğukluk zinciri, iç ve dış politikada, birbirlerini besleyen bir yeni milliyetçilik akımının dinamosunu oluşturabilir.

Bir de, “belirsiz”, bir nevi “joker kart” var Türkiye’deki gelişmeleri etkileyebilecek. Japon bir akademisyen, geçen gün sohbetimiz sırasında ilginç bir noktaya dikkat çekmişti: “Çok korkunç şeyler yaşandı ama şu faktörü gözden kaçırma; her kesimden insan, bazıları da ilk kez, sokağa çıkmayı öğrendi, gerçekleştirdi veya yeniden sokakta oldu son haftalarda. Sadece AKP kitlesi değil, diğer kesimlerden insanlar da, CHP ve HDP’in darbe girişimine karşı mitinglerinde sokağa çıktılar. Gezi Protestoları sonrası, çıkan için de, çıkılması sonucuyla karşılaşan için de “korkulacak” bir yere dönüşen, kutuplaşma vesilesi olan sokaklar, birden kutsandı. Sokakla tanışan veya sokağa alışan kalabalıklar, her ne kesimden ve her ne niyetle olsun, bir daha sokakları bırakır mı? Veya sokakları, yeniden ne amaçlar için kullanır?

Ve çok “joker bir kart” da, IŞİD; bu örgüt ve radikal İslâmcı benzerleri, bu süreci nasıl kullanacak veya nasıl kullanılacaklar bilemiyoruz.