Anasayfa > Haftalık Yazılar > Neyin Mutabakatı?

Neyin Mutabakatı?

Barış Özkul

14 Ağustos 2016

Vaka-i Hayriyye benzetmesi çok yapıldı, yersiz de değildi. 15 Temmuz’da camilerden ezan, salâ ve ilahiler okunması Vaka-i Hayriyye’deki ulema-padişah ittifakını çağrıştırıyordu. II. Mahmud, Yeniçeri Ocağı’nı kaldırdığı gün (15 Haziran 1826, gene bir Cuma günü) Galata, Pera ve Üsküdar’a tellallar yollayarak bütün Müslümanlar’ın Liva-ı Şerif (Osmanlı sancağı) altında toplanmasını istemiş; emir mübaşirler aracılığıyla mahalle imamlarına iletilmişti. Müderris Ahıskalı Ahmet Efendi gibi din adamları Osmanlı halkını din ve devlet adına şehit olmaya çağıran konuşmalar yapmışlardı. Cevdet Paşa Tarihi’nde, Padişah’ın imamlarından Zeynelabidin Efendi’nin konuşması aktarılır:   

“… Yeniçeriler bu hususa dair olan hüccet-i şeriyeyi mühürlemişlerken, şimdi caymaları isyan ve fesat alametidir. Bu hainlerin din ve devlete etmedikleri hıyanet kalmadı. Üzerlerine kılıçla varmak dinin icabıdır. Ey Muhammet ümmeti ne durursunuz? Allah rızası için eşkıya ile cenk edin (s. 412).”

II. Mahmud, Yeniçeriler’i ortadan kaldırmaya baştan beri kararlıydı Selim’in tahttan indirilişine tanıklık etmiş, öldürüldüğü gün kılpayı kurtulmuştu; Alemdar tehdidini bertaraf ettikten sonra sıranın Yeniçeriler’e geleceği belliydi. Eşkinciler Bölüğü’nün kurulması Ocak’ın kaldırılması için yapılmış bir ön-hazırlıktır. Mahmud’un ulemayla ittifakı üç günlük iş değildir, Vaka-i Hayriyye öncesinde ciddi pazarlıklar yapılmıştır. Ömer Laçiner’in tabiriyle İkinci Vaka-i Hayriyye’nin yaşandığı 15 Temmuz’da ise yurdun dört köşesinde (köyler dahil) imamlar ve müezzinler birkaç saat içinde camilere koştular. Darbe istihbaratını saat 22.00’de eniştesinden alan Cumhurbaşkanı’nın onca din adamını bu kadar kısa sürede seferber edebilmesi takdire mi yoksa hayrete mi şayandır bilinmez inandırıcı bulanlar açısından popülist lider cazibesi ve karizması böyle bir şey olmalı…   

Birinci Vaka-i Hayriyye’nin ardından irat edilen ferman da bir aydır işittiğimiz resmî açıklamaya üslûp ve içerik itibariyle benzer:

"… Lâkin bu seri tavsiyelere riayet olunmayarak geçen Perşembe gecesi ayaklanarak ağa kapısı ve Babıâli basılıp yağma edilmiş, Mushafı şerifler bıçakla paralanmış; “talim istemeyiz” diye isyan olunmuş, şeriat ve fetvaya karşı gelinmiş, düşmana karşı kullanılmak üzere verilmiş olan silâhlar, devlet aleyhine kullanılmıştır… Vukuatın sonucu olarak şu anlaşılmıştır ki Yeniçeri ocağı bir şakavet yuvası haline gelmiş, Yeniçerilik adı eşkıyalığa sığınmak olmuştur. Hatta bu defa yakalanıp idam edilenler arasında bazılarının cebinde gâvur haçı bulunmuştur." (s. 415)

O zamanın şartlarında “darbecilerin” cebinden gâvur haçı çıkıyordu, bu zamanın şartlarında 1 dolarlar! (Dış mihraklar iki yüzyıldır memleketin başına bela!)

Vaka-i Hayriyye’nin ardından İstanbul’da altı bin, bütün Osmanlı yurdunda yirmi bin yeniçeri idam edildi; yeniçerilere ait kavuk ve üsküf başlıklı kabir taşları parçalandı yeniçeri kabir taşları bugün antika değeri taşır. Bektaşilik yasaklandı; Yedikule, Sütlüce, Eyüp, Merdivenköy, Üsküdar ve Çamlıca'daki Bektaşi tekkeleri yıkıldı. Mehteran takımı kılıçtan geçirildi, mehter marşları repertuarı kayboldu. Mahmud bu arada Bektaşilik'le hiç ilgisi olmayan ilim ve devlet adamlarını (Şanizade Ataullah Efendi, defterdar İsmail Ferruh Efendi gibi) Bektaşilik suçlamasıyla tasfiye etti. Sahip çıkılan, referans verilen, "asl"ımız sayılan Osmanlı geçmişi sadece Kanuni ve Altın Çağ değildir, aynı zamanda budur. 15 Temmuz’dan sonra Pendik taraflarında bir yere “hainler mezarlığı” tabelasının kondurulması; son kırk yıla yayılan bütün kötülüklerin/hukuksuzlukların kaynağı olarak bir günah keçisine işaret edilmesi, tarih boyunca tekrarlayan temel bir örüntü aslında.

***

Yeniçeri Ocağı, son döneminde, Osmanlı’nın en muhafazakâr kurumlarından biriydi. Vaka-i Hayriyye, bu bakımdan, gerçekten hayırlı bir vakadır. II Mahmud’un Osmanlı modernleşmesinde önemli bir yeri vardır. Muallem Asakir-i Mansure-i Muhammediye dışında Bab-ı Ali Tercüme Odası, Mekteb-i Tıbbıye, ilk resmî gazete olan Takvim-i Vekayi, daimi elçilikler ve şehbenderlikler, Ticaret Nezareti hep onun zamanında kurulmuştur (Meclis-i Vala-i Ahkâm-ı Adliye, Memurlar ve Ulema için Ceza Kanunu, Dar-ı Şura-yı Askerî, Sadrazamlık’ın Başvekalet’e, Reisülküttaplık’ın Hariciye Nezareti’ne dönüştürülmesi onun döneminin olaylarıdır). Mahmud’la beraber Osmanlı devlet aygıtı modernleşmiştir Mahmud devri, Tanzimat’ın kuluçka evresidir. Erken Cumhuriyet’te Mahmud’un türbesinin önünden geçen yola Yeniçeri Caddesi adının verilmesi Türkiye modernleşmesinin yüz elli yıllık çelişkisinin simgesidir.

***

Osmanlı, Vaka-i Hayriyye'den sonra hızla modernleşmişti. II. Vaka-i Hayriyye’nin ardından Türkiye’deki gidişat hiç iç açıcı değil. 15 Temmuz’dan sonra iktidarıyla muhalefetiyle toplum demokratik değerlerin, evrensel hukukun değil bayrağın, milliyetçiliğin, şovenizmin ardında ip gibi dizildi. Mutabakatın “milliliği”nden herkes memnun. AKP’nin de kuruluşundan beri yabancı olduğu, belki bastırdığı bir “millilik” bu. (Ulusalcı-faşistleri haklı çıkartacak, yeni bir resmî tarih yazılmakta.) Darbeye bilfiil iştirak edenlerle darbeyle ilişkisi olmasa da muhalif olma kabahatini işleyenlerin (gazeteciler, Eğitim-senliler, tiyatro sanatçıları v.b.) aynı sepete konduğu OHAL rejiminde herkes Yahudi olmadığını ispatlamak zorunda (bir benzerlik de Kristallnacht.) Buradan şimdilik demokrasi falan çıkmaz. Şimdilik diyorum çünkü demokrasi de faşizm de kitle hareketlerine dayanır ve AKP’deki olası bir değişim 15 Temmuz’u bir demokratikleşme imkânına çevirebilir. 15 Temmuz’da sokağa çıkanlar demokratik bir toplumun kurucu aktörü olabilecek özgüvene sahip olduklarını sadece TSK içindeki cuntaya değil aynı zamanda dolaylı olarak AKP yöneticilerine de gösterdiler. AKP yönetimi, parti tabanında kendilerinin de denetiminden çıkabilecek, militan bir kesim olduğunu gördüler. Bu kesim şimdilik “Ben ve milletim” senaryosu çerçevesinde Erdoğan’a ve partiye mutlak bağlılık gösteriyor olabilir. Ama 15 Temmuz, aynı zamanda muhafazakâr kesimde suya mürekkep damlatma etkisi yarattı. AKP seçmeni tankın önüne dikilmekle kendi Gezi’sini yaptı ve bunun dışa dönük referansları olduğu gibi doğrudan AKP’yi ilgilendiren sonuçları da olacaktır. AKP, şimdiye kadar kendi hegemonyasını, Türkiye’nin etrafına milli mutabakat çiti örerek kurmadı. Tersine, AKP seçmeninin orta sınıflaşmasında son on yılda Batı’yla kurulan ilişkilerin önemli bir etkisi vardı. Konya-Kayseri gibi şehirlerden AB ülkelerine ihracat yapan hâlâ bir yığın AKP’li sermayedâr var. Hal böyleyken, milli mutabakatta ısrardan faydalı çıkacak tek parti (bundan sonra bildiğimiz anlamda seçimler ve siyasî partiler olacaksa) MHP olur. Sonuçta, Türkiye'de milli mutabakat edebiyatının öncelikli alıcısı ve adresi merkez sağ değil.