Muhatap

Polat S. Alpman

18 Ağustos 2016

Türkiye’nin gündemi neredeyse tıka basa FETÖ/PDY diye adlandırılan Gülen Cemaati’nin haberleriyle dolu. Bir zamanlar Cemaat’in hizmet erleri olan bazı eski üyelerin itirafçılık performansı gerçekten ilgiyi ve takdiri hak edecek kadar içten ve samimi sergileniyor. İlginç kabul edilmesi gereken bazı detayların yanı sıra anlatılanların birçoğu Türkiye’deki egemen İslam kültürünün ve cemaat yapılarının sıradan ve bilinen gerçekliğinden farklı şeyler olmamasına rağmen nedense itirafçıların ve sorgucuların hayret ve şaşkınlık temposu hiç düşmüyor. Biz de kendimizi bu hayret ve şaşkınlık duygularına kaptırıp izlemeye devam ediyoruz. Akıbetimiz hayrolsun...

Gündemi meşgul etmesi gereken ancak bir türlü edemeyen diğer husus ise hükümetin OHAL uygulamalarını muhalif kesimlere, özellikle Kürt hareketine, karşı kullanmasına yönelik haberlerle ilgili. Özellikle bilişim ve haberleşme teknolojisinin günümüzde geldiği aşamaya nispet yaparcasına Özgür Gündem gazetesinin basılması, kapatılması –daha doğrusu gazete basımının bir müddet durdurulması- ve devamında ortaya çıkan gözaltına alma görüntüleri önümüzdeki sürecin ne yönde gelişeceğine ilişkin ortaya çıkan onlarca emarelere eklendi.

Kürt meselesi zor bir mesele. Türkiye’nin bir türlü çözemediği ve genellikle çözümsüzlüğü dayatıp mevcut durumu idare ettiği bir mesele. Son olarak Başbakan Binali Yıldırım “PKK’nın Kürt sorunu yok, olsa olsa Kürt vatandaşlarımızın PKK sorunu var” diyerek meseleye ilişkin çözümü esas alan ve gerçekçi bir planlamanın, stratejinin hala üretilemediğini dile getirmiş olması bu durumun son örneği. HDP’ye uygulanan ambargo ve engellemeler ise Kürt meselesine ilişkin muhatapsızlık krizini gittikçe derinleştirmekten öteye gitmiyor. Sanki Kürt illerinde şeyhler, tarikatlar, aşiretler ya da sivil toplum örgütleri seçime girmiş ve milyonlarca oyu seçmenler onlara vermiş gibi davranıp “biz bu sorunu onlarla görüşeceğiz” demenin aslında bir şey söylememek olduğunu kabul etmek gerekir. Böyle bir atmosferde Özgür Gündem gazetesini kapatmak, PKK ya da genel anlamda Kürt hareketine bir mesaj gayretiyle yapılmış olsa bile hiçbir işe yaramıyor ve basın üzerindeki baskının bir başka örneği haline geliyor.

Diğer taraftan PKK tarafından yapılan silahlı, bombalı saldırılar ve tehditkâr açıklamalar Kürt meselesini dert edinen ve önemli ölçüde Kürtlerden oy aldığı bilinen HDP’nin muhatap alınmaması için elverişli bahaneler üretiyor. Her ne kadar HDP bu şiddetin durmasını istediğini beyan etse de bu talebini dile getiriş biçiminin oldukça steril ve etkili olmaktan uzak olduğunu kabul etmek gerekir. Örneğin 15 Ağustos 2016’da Diyarbakır’da meydana gelen ve 1’i çocuk toplam 8 kişinin hayatını kaybetmesine neden olan bombalı saldırının ardından HDP’nin ve Demirtaş’ın kınama açıklamaları ve devamında Baydemir’in ve diğer HDP’li vekillerin de buna katılması anlamlı fakat çok cılız ve çok yetersizdi. Silahların konuşmaya devam ettiği ve şiddetin tek dil olduğu bir zeminde kimsenin dediğinin duyulmadığını da eklemek lazım. Kaldı ki Türkiye’de her kesim için fazlasıyla hain ve kahraman var. Yine de PKK tarafından gerçekleştirilen bu saldırılar sürdüğü sürece, hükümetin bu tavrı sürecek gibi görünüyor.

Bütün bunlarla birlikte 15 Temmuz darbe girişimi sonrasında Türkiye’de yeni bir sürecin başladığı, başlamak zorunda olduğunu yeniden ifade edelim. Bunun referans noktası çoğulcu ve eşitlikçi bir demokrasi. Kürt meselesi bu haliyle durduğu sürece demokrasi inşası gerçekleşmesi zor bir temenni ancak bu talebi her gün ve yeniden gündeme getirmek, Kürt meselesinin çözümü için de önemli bir mevzi. En azından böyle olması gerektiğini, böyle olması için mücadele edileceği konusundaki pozisyonu terk etmemek gerekir. AKP’nin yaptıkları yapacaklarının garantisi gibi gözüküyor ve bu haliyle kötümserliğe kapı aralıyor ancak Türkiye’deki siyasetin dinamiklerini ve toplumsal talepkârlığın enerjisini küçümsememek gerekir.

Dolayısıyla 15 Temmuz sonrasında Türkiye’deki siyasal yapının esaslı bir değişim sürecine girmesi doğal ve hatta kaçınılmazdır. Ancak bu değişimin ne tarafa doğru ilerleyeceği, gerçek bir demokratik kurumsallaşma ile pespaye bir monarşi arasında savrulup savrulmayacağı siyasal alanda yer alanların ferasetiyle ilgili. Yine de nihai olarak, Türkiye diye bir memleket olmaya devam edecekse bunun yegane yolunun çoğulcu ve eşitlikçi bir demokrasi olduğunu belirtmekte fayda var. Bunun kolaylıkla ve bugünden yarına gerçekleşmeyeceğini ancak gerçekleşebilmesi için siyaset işiyle uğraşanları –en başta da hükümeti- zorlamak gerektiğini tekrar ifade edelim. Örneğin HDP’yi muhatap almamak için elinden geleni yapan hükümete CHP üzerinden tavır almak, CHP’den bir arabuluculuk beklemek –makul olsa da- sonuç getirmeyen bir arayış. Bu nedenle HDP hususunda CHP’ye çemkirip, CHP’den beklenti üretmek yerine AKP’yi buna zorlamak ve HDP ile buluşmaları, bir an önce çözümün konuşulması için toplumsal talep oluşturmak daha önceliklidir. Ancak herkesin bildiği üzere, PKK silahlı eylemlerini sürdürdüğü sürece hükümet ayak direme hakkını kendinde görmeye ve siyasal alanı hamaset üzerinden tıkamaya devam edecektir.

AKP, CHP ve MHP kurucu ideolojinin en başat unsuru olan Türk milliyetçiliği üzerinden şimdilik bir diyalog zemini sağlamış görünüyorlar. Şu an bu üç parti mevcut tablodan oldukça memnun gibi. Bu milli-yerli amentüsünün sağladığı birliktelik kısa vadede ne tür sonuçlar üretecek henüz kestiremiyoruz. Ancak şu an birlik, beraberlik mesajı vermek adına sergilenen mevcut performanslarının arkasında şiddeti her geçen gün daha yakıcı hale gelen ve kontrolü zorlaşan bir gerilimin yükseldiğini görmemek için özel bir çaba göstermeleri gerekir. Çünkü milliyetçilik kartı Türkiye gibi bir ülkelerde bölücü bir söylem üretir; bunu başta Cumhurbaşkanı Erdoğan olmak üzere AKP yöneticileri de bilir ve hatta bu AKP’nin siyasal söylem repertuarının bir parçasıdır. Ancak şu an toplumun geniş kesimlerine yaslanma ihtiyacı bütün meşruiyet ve evrensellik iddialarını aşındırdığı için alelacayip bir biçimde dolandıkları millilik-yerlilik dilinin keyfini çıkarmak istiyorlar.

Oysa Türkiye’de Kürtlerin siyasal mevcudiyetini yok sayarak gidilebilecek bir siyasal uzam ve imkan kalmadı. Bunu ‘terörist HDP’ ve ‘masum Kürt vatandaşlarımız’ gibi ikilemeler yaratarak ötelemek yerine gerçekçi hedeflerle siyaset yapma pratiğini zorlamak ve onu gündeme getirmek gerekir. Kürt seçmenlerin meydanlarda Dombıra söyleyerek Türk bayrağı sallamasından gurur duyan ve ona baktığında özlemle beklediği barış ve kardeşlikle yoğrulmuş Türkiye’yi görenlerin, Sur’da, Cizre’de, Nusaybin’de yıkılmış, viran olmuş evinin üstüne asılmış Türk bayrağının karşısına çökmüş Kürt’e baktığında ne gördüğünü dürüst bir biçimde kendine anlatması, açıklaması gerekir. Çünkü Kürt meselesini çözmek isteyenler evi yıkılan Kürtlerin oy verip seçtiği, temsil iradesini devrettiği kişileri muhatap almadan bu meseleyi çözemez.