Anasayfa > Haftalık Yazılar > Belediyelere Kayyum: Fabrika Ayarlarına Dönüş

Belediyelere Kayyum: Fabrika Ayarlarına Dönüş

Cuma Çiçek

19 Ağustos 2016

Belediyelere kayyum atanmasını öngören yasal düzenleme mecliste kabul edilirse ne olur? Kürt meselesi nasıl bir güzergaha girer? 1999 yılından bu yana süregelen ve şiddet alanını daraltarak Kürt meselesini siyaset alanına çeken kentleşme, kurumsallaşma ve legalleşme dinamiklerinin son ikisi büyük bir darbe alır. 2015-2016 kent çatışmalarında görüldüğü üzere Rojava’dan bu yana zaten yeterince mesafe almış radikalizasyon süreci, bu darbelerle birlikte kritik bir eşiği aşar. Geriye, Türkiye’nin Kürt meselesinin seyrini belirleyen iki dinamik kalır: Kentleşme ve radikalleşme. Bu iki dinamiğin bizi pek de hayırlı bir yere götürmeyeceği çok açık. 

Kürt Mutabakatı

Kürtler ne istiyor sorusu her ne kadar sürekli soruluyor olsa da ve bu konuda bir belirsizliğin olduğu yönünde bir bilgi özellikle ülkenin batı yakasına dönük sürekli olarak yeniden üretilse de, Kürt meselesinin çözümü konusunda Kürtler arasında asgari bir mutabakat var. Yerelleşme (adem-i merkezileşme) ile Kürt kültürel kimliğinin yeniden üretimi ve yeni nesillere aktarımı.

Yerelleşmenin ölçeği (il mi, il üstü bölgeler mi, yoksa tek bir Kürt bölgesi mi) ve yetki alanı konusunda farklı görüşler var. Bununla beraber, farklı ideolojik ve politik yönelimlere sahip Kürt gruplarının tamamı merkezle yapılacak bir yetki paylaşımı kapsamında Kürtlerin ekonomik, sosyal, kültürel ve siyasi işlerini kendilerinin yönetmesi konusunda mutabıklar. Öte yandan, Kürt kültürel kimliğinin korunması ve yeni nesillere aktarılması için anadilde eğitim meselesi Kürt grupları arasında üzerinde uzlaşı sağlanmış bir konu. Kürtçenin yerel düzeyde ikinci resmi dil olması ve bunun zamanlaması konusunda ise süregelen bir tartışma var. Farklı ideolojik ve politik yönelimlere sahip Kürt grupları derken HÜDA-PAR’dan AK Partili Kürtlere, Sünni-Müslim cemaatlerden Alevi Kürtlere kadar, HAK-PAR’dan ÖSP’ye, ekonomik elitlere kadar geniş bir kesimden bahsettiğimi not edeyim.

Yukarıdaki tespitleri 2009-2014 yılları arası gerçekleştirdiğim doktora çalışmasına dayanarak söylüyorum. Merak edenler detaylarını teze dayalı hazırlanan kitaptan takip edebilirler (link). Bu mutabakat çerçevesi elbette statik değil, bir çok mikro ve makro dinamiğin etkisine açık. Özellikle Suriye ve Irak’ta meydana gelen jeopolitik değişimler sonrası yeniden okumayı gerektiriyor. Bununla beraber, Irak ve Suriye’de oluşan yeni “Kürt referanslarının” bu mutabakat çerçevesini çoğu Kürdün nezdinde “mütevazı” kılmış olma ihtimali çok yüksek. Son 10 yıl içinde kurulan HDP ve BDP dışındaki neredeyse tüm legal Kürt partilerinin “federasyonu” savunması bu tezimizi güçlendiriyor.

Bu anlamda, 81 il, 26 kalkınma bölgesi ya da 30 büyükşehiri/bütünşehiri ölçek olarak baz alacak ve Kürtlerin anadilde eğitim talebini en azından bu ölçekler bazında karşılayacak bir adem-i merkezileşme süreci Kürt meselesinin şiddetten arındırılarak siyasal çözüme kavuşturulmasını sağlayacak makul bir seçenek olarak ortada duruyor. Türkiye’nin Irak ve Suriye’de yükselen Kürt dalgasını ve gelişen yeni Kürt referanslarını “devletin fabrika ayarlarına dönerek” karşılaması mümkün değil. Yapılması gereken sosyo-politik sistemi yenilemek. Yani siyasi rejimi, siyaset alanını ve kamu politikalarını yeni bir toplumsal sözleşme temelinde çoğulcu ve çoklu bir denge-denetleme sistemi içinde yeniden kurmak.

Desantralizasyona Karşı Dekonsantrasyon

Şimdi durum bu iken, belediyelere kayyum atamayı öngören yasal düzenlemeyle Ankara yetkilerini yerelde seçilmişlerle paylaşacağı gerçek anlamda bir yerelleşme (desantralizasyon) yönündeki tartışmalara cevap üretmek yerine, yereldeki seçilmişlerin yetki alanlarını daraltarak ya da tamamen ortadan kaldırarak (dekonsantrasyon) yol almaya çalışıyor.

Bu durum, AK Parti hükümetinin Kürt alanında rıza üretme kapasite olarak devletin altyapısal gücene yatırım yapmaktansa rızayı yok sayan despotik güce yöneldiğini gösteriyor. Zira, siyaset sosyolojisinin önemli isimlerinden Micheal Mann’ın belirttiği gibi, devletin altyapısal gücü “devletin hâkimiyet alanının tamamında sivil toplumun içine gerçek anlamda nüfuz etme ve politik kararları lojistik olarak uygulama kapasitesine” işaret ediyor. Buna karşın, devletin despotik gücü “elitlerin sivil toplum gruplarıyla herhangi bir rutin, kurumsallaşmış müzakere olmaksızın yapmaya yetkilendirildiği eylem aralığını” ifade ediyor.

Kentleşme, Legalleşme, Kurumsallaşma

Kürt alanının son yıllarda yaşadığı dönüşümü irdelemek, belediyelere kayyum düzenlemesinin Türkiye’nin Kürt meselesine etkilerini daha iyi anlamamızı sağlayabilir. Ana-akım Kürt Hareketi 1999 yılından bu yana yapısal bir dönüşüm geçiriyor. Ben bu dönüşümü üç dinamik üzerinden tanımlıyorum: Kentleşme, legalleşme ve kurumsallaşma.

1999 yılı kritik bir yıldı. Zira, Kürt alanındaki iki hegemonik güçten biri olan ana-akım Kürt Hareketi (diğeri AK Parti), liderinin 1999 yılında yakalanması sonrası demokratik siyaseti merkeze alan kapsamlı bir söylemsel ve kurumsal dönüşüm sürecine girdi. Aynı yıl Türkiye’de siyaset alanının genişlemesine dikkate değer katkı sağlayan AB üyelik süreci “aday ülke” statüsü alınarak hızlandı. Son olarak, ana akım Kürt hareketinin yerel yönetim deneyimini başlatacak yerel seçimler gerçekleşti.

1999 yılından bu yana Kürt alanı büyük oranda kentleşti. Bir yandan hem ülke genelinde hem de Kürt bölgesinde meydana gelen sosyo-ekonomik dönüşüm süreci, öte yandan milyonları kapsayan zorunlu göç kır nitelikli Kürt sosyo-politik mobilizasyon sürecini kentleştirdi. Yukarıda özetlediğim üç dinamiğin katkısıyla, bu süreçte Kürt alanında ekonomik, sosyal, kültürel bir çok alanda sivil toplum örgütleri ve ağları kuruldu. Bu süreç Kürt siyasetinin legalleşmeye dönük eğilimini hem hızlandırdı hem de derinleştirdi. Son olarak yaklaşık 20 yıllık deneyimle birlikte sosyo-politik alanda dikkate değer bir kurumsal birikim oluştu.

Burada not edilmesi gereken en önemli husus, kentleşme, legalleşme ve kurumsallaşma süreçlerinde yerel yönetimlerin oynadığı belirleyici roldür. Ana-akım Kürt siyasetinin yerel yönetim deneyimi hem kentleşme sürecini yönetmesini sağladı, hem legalleşmesini mümkün kıldı hem de kurumsallaşması derinleştirdi.

Bu dönüşüm hiç kuşkusuz, Kürt meselesini silahlardan arındırmak için önemli olanaklar yarattı. Nitekim, HDP projesi ve son seçimlerde elde ettiği başarılar bir yönüyle kısa vadeli dinamiklerden ziyade bu uzun vadeli dönüşümün bir sonucu olarak okunabilir. Klişe tabirle yerel yönetimlerle birlikte ovada kürdi siyaset yapmanın olanakları genişletilerek dağ dışında bir seçenek inşa edildi ve kitleler başka bir yolun mümkün olduğunu gördüler.

Yeni Radikalleşme

Bu anlamda, Kürt yerel yönetim deneyimine kayyum yoluyla son vermek, yerel iradeyi merkezi iradenin siyasi gücüyle yok saymak, Kürt alanındaki legalleşme ve kurumsallaşma sürecinin altını kazıyacaktır. Ancak burada hatırlanması gereken husus şu: Legalleşmeyi ve kurumsallaşmayı ortadan kaldırmak, tam da bunların mümkün kıldığı “başka bir yol mümkün” algısını ortadan kaldırmak demek.

Dicle Üniversitesi’nden Vahap Coşkun hocayla birlikte Barış Vakfı için kaleme aldığımız “Dolmabahçe’den Günümüze Çözüm Süreci: Başarısızlığı Anlamak ve Başka Bir Yol Bulmak” adlı raporda (link) Kürt meselesini şiddet dışı alanda tutmada bu “başka bir yol mümkün” algısının öneminin altını çizmiştik:

Halkın büyük çoğunluğu kent çatışmalarını desteklemedi, PKK beklediği cevabı bulamadı. Halk, hendeklerin ve barikatların arkasında durmadı, silahlı özyönetim ilanlarına teveccüh göstermedi. Elbette bunun hem ekonomik (orta sınıflaşmanın militanlaşmayı engellemesi), hem de hukuki (iç güvenlik paketinin sonucunda yaygınlaşan “cezalandırma rejiminin” sokağı hareketsiz hale getirmesi) nedenleri var. Ama asıl belirleyici olan neden, siyasidir. O da, halkın büyük çoğunluğunun başka bir yolun mümkün olduğunu düşünmesidir. Parlamento, belediyeler, medya ağı, STK ağları gibi kurumsal yapılar ve araçlar varken bunca yıkıma ve gündelik hayatı askıya almaya yol açan tercihin halkın çoğunluğunun nezdinde kabul görmemesidir.

Rojava deneyimi zaten Kürt alanını yeterince radikalleştirdi. Binlerce insanın ölümüne, 500 bine yakın kişinin zorunlu göçüne, 2 milyona yakın kişinin doğrudan etkilenmesine neden olan 2015-2016 kent çatışmaları bu radikalleşmenin varabileceği boyutları gösterdi. Başka yol mümkün algısına büyük bir darbe vuracak belediyelere kayyum düzenlemesi büyük olasılıkla Kürt alanında yeni bir radikalleşmeyle sonuçlanacaktır.

Kürt meselesinin siyasi iç çözümünü her geçen gün daha da zorlaştıran bu radikalleşmeden dönmenin yollarını aramamız gerekiyor. Aktörlerin tersi yöndeki yollara sapmaları herkese kaybettirecek. Bunu anlamak için son bir yıla bakmak yeterli: Yıkılan kentler, kaybettiğimiz binlerce can, başkalarına muhtaç edilmiş yüzbinler, her gün patlayan bombalar, çocuklarımızın kanlarına doymuş topraklar, meclisi bombalanmış, darbe girişimi yaşamış bir ülke ve elde kalan olağanüstü hal.