Anasayfa > Haftalık Yazılar > Türkiye Usulü Liyakat: Beni Al, Onu Alma

Türkiye Usulü Liyakat: Beni Al, Onu Alma

Evren Balta

21 Ağustos 2016

15 Temmuz sonrasında bütün toplum kamu kaynaklarının nasıl paylaşılması gerektiğine dair çok gecikmiş bir tartışmaya daldık. “Liyakat” herkesin diline pelesenk olan sihirli bir kelime haline geldi. Televizyonlar son on yılımıza damga vuran kamu personeli yerleştirme ve terfi kriterlerinin “korkunçluğunu” ortaya sermekle meşguller. Çalınan sınav soruları. Haksız kararlar. Sadece muhalif olana değil; aynı zamanda kendisi gibi görünmeyen, kendisinden olmayan “ortalama vatandaşa”” kamunun kapısını kapatan bir idare anlayışı.

Son bir ayda öğrendik ki genç nüfusun önemlice bir bölümünün hiç kimseye malum olmayan sübjektif kriterler yüzünden kamuya girememesinin nedeni devletin ele geçirilmiş olmasıymış. Evde yemek pişiriyor musun sorusuyla başlayan ve X partisinin Y ilçesinin başkanının adının sorulmasıyla devam eden sözlü sınavların esbabı mucibesi devletin ele geçirilmiş olmasıymış. Verilmeyen kadroların, yapılmayan atamaların, iptal edilen lisansların, haksız yargılamaların, durduk yere ortaya çıkan vergi borçlarının nedeni de aynıymış.

Peki bir devletin ele geçirilmesini mümkün kılan nedir? Kamusal çıkarın yerini nasıl olup da dar bir grubun çıkarı alabilmiştir? Nasıl olup da bu grup kamusal kaynakların bölüşümünde bu kadar etkili olabilmiştir? Kanımca bu sorulara yanıt vermek için kamu kaynaklarının bölüşümünü belirleyen ilkelerin neler olduğunu ve Ak Parti döneminde bunların nasıl bir dönüşüme uğradığını yanıtlamak gerekiyor. Ben bu ilkelerin belirsizlik, sadakat ve eşitsizlik olduğunu iddia edeceğim.

Belirsizlik, Sadakat ve Eşitsizlik

Türkiye’nin kamusal kaynakları daima formel olduğu kadar enformel de olan ilişki ağları üzerinden dağıtıldı. Bir diğer deyişle işlerin, kaynakların, ihalelerin, unvanların dağılımında bir yandan kuralların herkes için aynı olduğu kurumsal/yasal mekanizmalar devredeydi Ama öte yandan enformel ilişkiler perde arkasında her zaman ana belirleyiciydi (bu bölüşüm sistemine dair bir tartışma için bkz. Bratton ve van del Walle).

Örneğin, yıllardır beklediğim kadromun bana verilmesi için ne yapmalıyım? Yargıya mı başvurmalıyım, yoksa X partisinden birini mi araya sokmalıyım? Bu ikisi birbirini ne zaman dışlar, ne zaman destekler? Arzu ettiğim bir ihaleyi almak için Y cemaatinden birine rüşvet mi vermeliyim, yoksa hakkaniyetli bir fiyat mı önermeliyim? Hangi rasyonalitenin hangi durumda ve hangi kurumda devrede olduğunun bilinememesi (belirsizlik ilkesi) Türkiye’nin kamu idaresinin her zaman ana gerilimi oldu.

Bu herkes için geçerli belirsizlik durumuna kimileri için kamusal kaynaklardan dışlanma anlamına gelecek sadakat ilkesini ekleyelim. Türkiye tarihinde devlete sadakat kamusal kaynakların dağılımında daima önemli bir önkoşuldu. Sadakat ilkesi bireyin devlete sadakati (muhaliflerin devlet katında iş bulamaması); grupların sadakati (muhalif sendikalar, örgütler v.b.) ya da bölgelerin sadakati (devlete sadık olmadığı düşünülen bölgelerin, iktidar partisine oy vermeyen belediyelerin kaynaklardan daha az pay alması) olarak tezahür etmekteydi. Devlete ama özellikle dönemin siyasal iktidarına sadık olanlar her zaman kamusal kaynakların paylaşımında avantajlı oldular.

Belirsizlik ve sadakat ilkesinin yanına yetersiz kaynakların eşitsiz dağılımını da ekleyelim. Türkiye’nin refah rejimi hiçbir zaman yaygın hizmet ve eşit bölüşüm üzerine dayanan güçlü bir sosyal devlet mekanizması inşa etmek için yeterli olmadı. Refah rejimi sosyal devletin görece zayıf formel mekanizmalarına bağımlı olduğu kadar; aile, hemşerilik, vakıflar, yardım kuruluşları gibi devlet dışı mekanizmalara da bağımlı oldu. Bu enformel mekanizmalar bir biçimde bugünkünden çok daha yakıcı biçimde yaşanabilecek işsizlik, eğitim, yetersiz sağlık hizmeti gibi sorunları hafiflettiler. Ama bu sorunları hafifletirken de (özellikle devletin vakıflar vb. aracılığıyla dolaylı yollardan kaynak dağıttığı durumlarda) kendi içlerinde yepyeni eşitsizlikler yarattılar.

Üç İlke, Çok Parti

Hiç kuşkusuz Ak Parti öncesi dönemde de Türkiye’nin kamu idaresi yukarıda tarif ettiğim tipik neopatrimonyal sistemin bütün özelliklerini gösteriyordu. Ama (özellikle 1960 sonrasındaki) çok partili siyasal sistem, merkez sağ ve sol partilerin dönüşümlü bir biçimde iktidar olması, koalisyon hükümetlerinin bolluğu gibi etkenler Türkiye’nin neopatrimonyal sisteminin çok da dışlayıcı olmadan ağır aksak da olsa yürüyebilmesine imkân sağlıyordu.

Nitekim bürokrasideki kadrolar siyasal iktidarın değişmesiyle beraber yenilenen enformel ilişkiler ağı üzerinden bir dönüşüme uğruyordu. Bu da devletin tamamen bir grubun eline geçmesini önlüyor, devlet içerisinde bir rekabet yarattığı gibi, toplumsal olarak da yakıcı bir dışlayıcılık hissinin oluşmasına bir nebze set çekiyordu.

Üstelik sadakat belirli grupları hedef alsa da devletin bütün mikro alanlarına sızmıyor, genellikle seçici bir biçimde, özellikle kritik kadroların/kaynakların bölüşümünde rol oynuyordu. Örneğin hiçbir biçimde dışişleri bürokrasisine giremeyecek muhalif bir genç, bir biçimde KPSS yoluyla bir devlet memuriyeti edinebiliyordu. Devletle tam bütünleşmemiş cemaatler/vakıflar devletin kaynaklarından olağanüstü eşitsiz bir biçimde yararlanmadan refah rejimindeki eşitsizliği çözmekte ufak da olsa bir rol oynuyorlardı.

Üç İlke, Tek Parti, Çok Cemaat

Bu neopatrimonyal (ve her zaman son derece adaletsiz olan) kamusal bölüşüm sistemini Türkiye’nin verili idari sistemi olarak kabul edelim. Peki bu ilişkilerin mantığı hiç değişmeden iktidar çok uzun yıllar aynı siyasi partide, aynı siyasal kadrolarda kalırsa belirsizlik ilkesine ne olur? Eğer o siyasal parti kendi içinde güçlü ve örgütlü cemaatler barındırıyorsa ve bu cemaatler iktidara yakınlıkları üzerinden cemaat çıkarlarını ön plana alıyorlarsa sadakat ilkesine ne olur? Eğer cemaatler/vakıflar iktidara yakınlıkları üzerinden kamusal kaynakların bölüşümünde ve dağıtımında belirleyici rol oynamaya başlarlarsa eşitsizliğe ne olur?

Neopatrimonyal bir sistemde aynı siyasal partinin uzun yıllar iktidarda kalması her şeyden önce o siyasal partiyi desteklemeyen toplumsal grupların devletten tamamen dışlanması, mevcut bürokratik kadrolarla olan ilişkisinin kopması ve kamusal kaynakların bölüşümünden dışlanması anlamına gelir. Cemaat çıkarının kamusal kaynakların bölüşümünde belirleyici olması ise sadakat ilkesinin kapsamını olağanüstü daraltır.

Nitekim (kamusal çıkar yerine, mikro grup çıkarları üzerinden hareket eden (bütün) cemaatlerin rasyonaliteleri “içimizden birinin o kurumda yer alması, bizim yakınımız olmayan ve (muhtemelen) bizim çıkarlarımızı kalbinin derinliklerinde hissetmeyen birinin yer almasından daha faydalı olacaktır” şeklinde özetlenebilir. Bir diğer deyişle gruba sadakat esastır; grup çıkarlarını en iyi temsil eden kişinin seçilmesi, görevi layıkıyla yapacak kişinin seçilmesinden daha önemlidir. Kamusal çıkarın yerini grup çıkarının alması zaman içinde farklı mikro grupların kamusal çıkarı tanımlamak/belirlemek adına birbirleri ile giriştikleri rekabeti hızlandıracaktır.

İktidara yakın vakıflar/ cemaatler gibi kurumların kamusal kaynakların bölüşümü ve dağıtımından olağanüstü eşitsiz bir biçimde faydalanması da zaten sadakat ve belirsizlik üzerinden kamudan dışlanan grupların devletin refah rejiminden de iyice dışlanması anlamına gelecektir.

Kısacası makro düzeyde iktidarın uzun yıllar aynı siyasi kadrolarda kalması ve mikro düzeyde de bölüşümün cemaatlere bırakılması Türkiye’nin neopatrimonyal sistemini pekiştirmiş, devletin bu sistem içerisindeki en örgütlü grup tarafından ele geçirilebilmesini mümkün kılmıştır. Siyasal kadroların değişmesi ve cemaatlerin etkisinin sınırlanması çabaları ile bir miktar geriletilen neopatrimonyal idari sistemi, som on yılın siyasal çekişmeleriyle eklemlendiğinde infilak etmiştir.

***

Türkiye’nin bu neopatrimonyal idari sisteminin dönüşümü her daim Türkiye’nin rejim tipi tartışmasının (demokratikleşme) gölgesinde kaldı. Görece demokratikleşme sağlayan iktidarların, kaynakları nasıl bölüştürdüğü kamusal tartışmalarda hak ettiği yeri hiç bulamadı. İktidardır dağıtır hissini toplumca hep anladık, hep kabullendik.

Bugün bunun değişebileceğine dair bir umut yok. Siyasal iktidar eski koalisyon ortaklarına dağıttığı kaynakları ondan geri alarak ve “içki içen laiklerin” bir kısmının geri alınan kaynaklardan yararlanabileceği sinyalini vererek Türkiye’nin neopatrimonyal bölüşüm sorununa yeni ve kısa vadeli bir çözüm bulmaya çalışıyor. Bu strateji sayesinde hem bugüne kadar dışlananların öfkesinin bir süre yatıştırılacağı hem de iktidarın boşalan kadrolar sorununu (en azından bir süre) çözeceği düşünülüyor. Bir diğer deyişle bir kez daha sorunlarımızı devlete “onu alma, beni al” diyerek çözmeye çalışıyoruz. Asıl sorunumuzun tam da bu “onu alma, beni al” rasyonalitesi olduğu ile hiç hesaplaşmadan.