Anasayfa > Haftalık Yazılar > Burkini Karşısında Kimlikçi Laikçilik

Burkini Karşısında Kimlikçi Laikçilik

Ahmet İnsel

01 Eylül 2016

2006 yılında Avustralya’da Aheda Zanetti kadınlar için tasarladığı İslâmî mayoyu, “burkini” ve “burqini” adı altında uluslararası isim patenti alarak piyasaya sürdüğünde, bunun Fransa’da hem solu hem sağı ortalarından yaran büyük bir siyasal tartışma konusu olacağını herhalde tahmin etmemişti. Ama Fransa İslâmcı/cihatçı örgüt imzası taşıyan Charlie Hebdo katliamının, Paris katliamlarının, Yahudi okullarına, askerlere, polislere yönelik kanlı saldırıların yarattığı şokun etkisi altındaydı. Bu nedenle olağanüstü hal ilan edilmişti ve yürürlükte kalmaya devam ediyordu. Bu ortamda, Nice’teki büyük katliam ve bir Katolik papazın boynunun kesilerek öldürülmesinin ardından, sağ ve aşırı sağ partiden on bir belediye başkanı, “kamu düzenini bozacak, laikliğe ve görgü kurallarına aykırı kıyafetlerle” denize girilmesini yasakladı. Yasak kâğıt üzerinde kalmadı. Belediye zabıtaları plajlarda haşemalı kadınlara para cezası yazmaya başlayıp, ya plajı terk etmeye ya da soyunmaya zorladılar. Daha önce 2010 yılında Fransa’da kamuya açık alanlarda peçeli çarşafla dolaşmak, kamu güvenliği gerekçesiyle yasaklanmıştı. Şimdi sıra haşemadaydı. 

2017 cumhurbaşkanlığı seçimi için yarış başladığı için, bu önlemlerin yeterli olmadığını, üniversitelerde başörtüsünün yasaklanmasının, okullarda helal yemek servisinin kaldırılmasının gerektiğini yeniden aday olmaya hazırlanan eski cumhurbaşkanı Sarkozy hemen dile getirdi. Onunla beraber muhafazakâr sağ ve aşırı milliyetçiler “laik Cumhuriyet’i ve “Fransız kimliğini savunma” yarışına girdi.

Ne var ki burkini konusunda alınan tavırlar sol ve sağı bölmedi, başta sosyalist hükümeti ve solu kendi içlerinde böldüğü gibi, sağda da benzer bir bölünme yarattı. İnsan Hakları Örgütü ve Fransa’da İslâmofobi Karşıtı Girişim’in Danıştay’a yaptıkları iptal başvurusuna olumlu yanıt almaları, tartışmayı daha da alevlendirdi. Tartışma, laiklikle sınırlı kalmayıp, hukuk devleti, ulusal kimliğin ve medeniyetin korunması gereği gibi konulara yayıldı ve nihayet “yargıçlar yönetimi” eleştirisine kadar gitti.

Danıştay’ın iptal kararını uygulamayacağını ilan eden belediye başkanları, kaçınılmaz olarak bu kararların tek tek bölge idare mahkemelerinde iptal edilmesini şimdilik izliyorlar. Yasakların yürürlükte kalmasını savunan Sarkozy, bu durumda yasağın kanunla yürürlüğe girmesini savunuyor. Bu ise, anayasa değişikliği demek. Sarkozy, “madem öyle Anayasa’yı değiştirelim; otuz defa değiştirdik, sorun olmaz. Hukuk mu topluma uyacak yoksa toplum mu hukuka?” dese de, sözkonusu olan marjinal bir değişiklik değil. Böyle bir kanunun yürürlüğe girmesi için, yurttaşların eşitliğini ve inanç özgürlüğünü koruyan, Anayasa’nın birinci maddesinin değişmesi gerekiyor. 

Bunun farkında olan İçişleri Bakanı, böyle bir yasanın hem anayasaya aykırı olacağı, hem de toplumda telafisi zor zıtlaşmalar ve çatışmalar yaratacağı gerekçesiyle gündemde olmayacağını söylemesine rağmen Başbakan Walls, Danıştay’ın kararının tartışmaya son vermediğini belirtti. Daha önce de, bu kararı alan belediye başkanlarının nedenlerini anladığını ve onları desteklediğini ilan etmiş ve gerekçesini de burkini adlı kıyafetin “bir siyasal projenin ürünü olarak bir karşı-toplum üretmek ve kadınları tahakküm altına almak amacının tezahürü” olduğunu dile getirmişti.

Danıştay daha yasak kararını iptal etmeden, Başbakan Walls’a ilk eleştiri hükümetin iki kadın bakanından, Fas doğumlu Milli Eğitim Bakanı Vallaud-Belkacem ve ünlü sosyolog Alain Touraine’in kızı Sağlık Bakanı Touraine’den geldi. Her iki bakan da, kendi feminist mücadeleleri içinde burkini ve benzeri dini örtünme kurallarına karşı olduklarını ama bunun bir kişisel özgürlük sorunu olduğunu, laikliğin yurttaşları değil, devleti ve devlet görevlilerini bağladığını hatırlattılar. Bazı feministler iki kadın bakanın yanında yer aldı, bazıları ise tam karşısında, bunun hukuki bir mücadele değil, siyasal ve kültürel bir mücadele olduğunu savunarak Başbakan Walls’ı destekledi. Tartışmaya kültürel sözcüğü karışınca, iş hem sağda hem solda daha derin bir yarılma yarattı.

Burkini yasağını savunan hukuk tarihi profesörü Jean-Louis Harouel, sağ eğilimli Le Figaro gazetesinde yayımlanan söyleşisinde, bu yasağı savunanların gerekçelerinin hemen hepsini özetliyor. Bu kararın özgürlükleri kamu düzeni gereklerinin önüne geçirdiğini, hâlbuki Fransa’nın olağanüstü hal ilan edilmeyi gerektirecek vahim bir tehditle karşı karşıya olduğunu belirterek söze başlıyor. Harouel, bu tehdidi şöyle tarif ediyor: “Fransa, İslâmcılığın başlattığı ve Fransa’yı hedef alan medeniyet savaşıyla baş etmek zorunda. Ayrıca İslâmcılıkla İslâm arasında gerçek bir sınır yok.” Ardından Nice katliamı ve papazın boğazının kesilmesinden sonra Fransa’da burkini aracılığıyla Müslüman kimliğinin “aşırı sergilenmesini ahlaksızca bir tutum olarak” değerlendiriyor. 

Danıştay’ın iptal kararı, profesör Harouel’e göre, “Batı Avrupa’nın sessiz bir fetihle karşı karşıya olduğunu dikkate almayan”, talihsiz bir karar. Bu sessiz fethin, “Kur’an’da yazılı olan, Allah’ın müminlere kâfirlerin topraklarını ganimet olarak müjdelemesine dayandığını” iddia ediyor: “Siyasal İslâm Fransa’yı demokrasi yoluyla ele geçirebilir ve burkini, her türlü İslâmî örtünme gibi, bu yolda bir etaptır. Sözkonusu olan bir medeniyet cihadıdır ve münhasıran Fransız kamu düzenine karşı bir meydan okumadır. Bu nedenle oluşacak karşı tepkileri tetikler.”

Kumsalda veya sokakta insanların ne kadar örtünüp örtünmeyeceklerine kendilerinin karar verme hakkı olduğu, sokakta serbest olanın neden plajda kamu düzenini bozacağının anlaşılamadığı sorusuna Harouel’in verdiği yanıt, işin hukuk devleti ve insan hakları kavramlarının da gözden geçirilmesine kadar gidebileceğini gösteriyor: “Hukuk devleti fetişleştirilmiş durumda. İnsan hakları da geçen yarım yüzyılda bir dünyevi dine dönüştü. Yeryüzü cenneti ve insanlığın kurtuluşu ütopyası olarak, komünizmin yerini aldı.” Bugün, diyor Harouel, “hukuk devleti, Avrupa halklarının onları boğan kitlesel göç istilası ve ülkelerini işgal eden İslâm karşısında çaresiz kalmalarına yol açıyor.”

Haroeul’in son kitabının başlığı, İnsan Hakları Halka Karşı! Batı’da insan haklarının siyasetin merkezine yerleşmesinin, bu ülkeleri siyaseten büyük bir güçsüzlük ve çaresizliğe sürüklediğini iddia ediyor. Geçmişte Fransız devletinin Katolikçilere karşı yürüttüğü “mücadeleci laiklik” politikasının çok daha fazlasının şimdi İslâmcılığa karşı harekete geçirilmesi gerektiğini iddia ediyor. Neden daha fazla? Çünkü “İslâm fetihçi bir medeniyet, buna karşı tarafsız kalınamaz, onunla mücadele edilir”.

Danıştay ise iptal gerekçesinde, belediye başkanının böyle bir yasaklamayı kamu düzeninin açık ve net olarak tehdit altında olması durumunda verebileceğini, sözkonusu kıyafet nedeniyle Fransa plajlarında kamu düzenini bozucu herhangi bir olay olmadığını belirtiyor. Yüzü açık bıraktığı müddetçe sokakta serbest olan İslâmî örtünmenin deniz kıyafeti versiyonunun yasaklanması için anayasa ve yasalara uygun bir gerekçe olmadığına hükmeden Danıştay, son yıllarda giderek artan “kişilerin onurlarını zedeleyen kıyafet” şikâyetlerine ve bunun dayandığı “ahlaki kamu düzeni” kavramına itibar etmeyerek, kamu düzeni kavramını maddi delillere dayanarak ele almayı tercih ediyor. Bu yasakla laikliğin savunulduğu iddiasını belediye başkanlarının avukatları Danıştay önünde dile getirmedikleri için, Danıştay da kararında laiklik konusuna girmiyor.

Ne var ki, Danıştay kararında ele alınmasa da, Fransa’da bu karar sonrası yeniden alevlenen tartışmanın merkezinde artık laikliğin tanımı ve içeriği var. Aşırı sağ partinin lideri Marine Le Pen, “Kadınları korumak, laikliği yeniden vurgulamak, etnik/dinî cemaatleşmeyle mücadele etmek ve yaşam tarzımızı korumak için, kanun yapıcının harekete geçmesi elzem” diyerek, bu konuda bir kanun çıkarılması çağrısında bulundu. Sağ parti yöneticilerinin bir kısmı da, “Fransa’da Danıştay ne yasaları yapar ne de ülkeyi yönetir” diyerek bu kanun fikrini destekledi. Sarkozy geçtiğimiz günlerde yayımlanan kitabında, tüm kamu kuruluşları, üniversiteler ve şirketlerde başörtüsünün yasaklanmasını, okul yemekhanelerinde domuz eti servis edilmemesi pratiğine son verilmesini, otorite kavramının yeniden tesisi için okullarda önlem alınmasını önerdi. Cumhurbaşkanı adaylığı yarışında partisi içinde rakibi olan Alain Juppé ise, herkesi yangına körükle gitmekten vazgeçmeye çağırıp, medyatik tartışmalara bağlı olarak anlık yasalar çıkarma eğiliminden kaçınmaya davet etti. Juppé yanlısı belediye başkanları böyle bir yasak kararı almak için somut nedenleri olmadığını vurguladılar. 

Danıştay’ın kararı, Fransa’da bir ahlâk zabıtasının plajlarda, sonra belki sokaklarda dolaşmasını, bu sefer kadınların başlarını örtmeye değil, başlarını açmaya zorlanmasını -şimdilik?- engelledi. Ama laikliğin devletin her türlü dinin ve dinsel pratiğin dışında yer alması ve bunlara eşit mesafede olması olarak anlaşılması tartışması alevlendi. Örneğin “mücadeleci laiklik” kavramını geçmişte ortaya atmış olan Marcel Gauchet’ye göre, bu kavram din karşıtı, dinle mücadele eden bir devlet demek değil. Fransa’da geçmişte devlet kiliseleri kapatmadığı gibi, şimdi de camileri kapatmayacak. Buna karşılık, demokratik yaşamın temel ilkeleri konusunda, geçmişte Katolik kilisesine karşı yürütüldüğü gibi, şimdi İslâm üzerinde belli bir baskı oluşturma gereğine Gauchet işaret ediyor. Sorun, bu konuda Fransa’da devletin Katolik kilisesi gibi bir muhatabı İslâm’da bulamamasından kaynaklanıyor. Fransa’da hükümetin, on yıl önce ilk adımı atılan, sonra bir kenara bırakılan, Fransa İslâm’ı kurumlarını yeniden kurmayı ve güçlendirmeyi geçtiğimiz günlerde programına alması, bu ihtiyacın somut bir ifadesi.

Mücadeleci laikliğin militan laikliğe, laikçiliğe dönüşmesi, laikliğin yurttaşların devlete karşı taşıdıkları bir ideolojik yükümlülüğün ifadesi haline gelmesi demek. Bunun milliyetçiliği azdırma stratejisiyle birleştirilmiş köktenci bir laikçiliğin güçlenmesi ve kamu alanında bazı dinî simgelerin yasaklanmasıyla sonuçlanması tehlikesine filozof Etienne Balibar dikkat çekiyor. Böyle bir yasanın anayasa değişikliğiyle yetinemeyeceğini, hukuk devletinin yerine olağanüstü hal devletini ikame edeceğini ilave ediyor.

Balibar’a göre, solda ve sağda gelişen laikçilik eğilimleri, karşı çıktıkları kimlikçi politikaların aslında bir parçası haline geliyor. Bu nedenle bu laiklik anlayışını “kimlikçi laiklik” olarak tanımlamak mümkün. Balibar, “laik ve cumhuriyetçi” olarak kendini tanımlayan ve “değerler düzeni”ni savunan bazı eğilimlerin aslında milliyetçi ve İslâmofobik değerleri öne çıkardıklarına işaret ediyor.

Kimlikçi laiklik, Cumhuriyet’in esas kimliğinin laiklikte yattığını öne sürerken, bu laikliği ülkede yaşayan yabancı kökenli toplulukların ulus içinde asimile edilmesi aracı olarak görür. Balibar, “kimlikçiliğe” veya “cemaatçiliğe” karşı set çekme saplantısı içinde hareket edenlerin, “değerler”, normlar ve kültürel yasaklar aracılığıyla bir “devlet cemaatçiliği” yarattıklarını iddia ediyor. Asimile etmekle kalmayan, kültürsüzleştiren bir süreç bu. Kültürsüzleşme tam da İslâmcı köktenciliğe propaganda malzemesi sunuyor. “Hıristiyan ve dünyevi” medeniyetin Avrupa’daki Müslüman cemaatler üzerinde tahakküm kurması temasını kullanmasına imkân veriyor. Balibar’a göre bu kimlikçi laikçilik, giderek kabaran milliyetçiliklere ve medeniyetler savaşı söylemlerine uygun bir zemin yaratıp, bunları besliyor. 

Burkini tartışması, bir zaman kadınların oralarını buralarını fazla açmamaları için plajlarda jandarma dolaştıran erkek egemen bir toplumun, şimdi kadınların en fazla ne kadar örtünebileceklerini gene zabıta yoluyla belirlemesi değil sadece. Elbette sözkonusu olan her şeyden önce kadınlar üzerinde ve onların üzerinden yürütülen bir hâkimiyet mücadelesi. Ama bir adım ötesinde, demokrasi, Cumhuriyet ve özgürlükler adına hem demokrasinin hem özgürlüklerin “milli ve yerli” Cumhuriyet değerlerine kurban verilmesi tehlikesine işaret ediyor.