Anasayfa > Haftalık Yazılar > Türkler, Kürtler, Araplar

Türkler, Kürtler, Araplar

Cuma Çiçek

02 Eylül 2016

“Fransızların elinde üstün bir mücadele vasıtası, hudut üzerinde vücuda getirdikleri düşman anasır perdesidir... Düşman unsurlar içinde Nasturîler, Ermeniler ve Çerkesler teşkilâtı nihayet pasif ve tedafüî mahiyettedir. Tecavüzî olan teşkilât, Kürt reisleri ve adamlarıdır. Bir mülâhaza esas olarak gözümüz önünde durabilir: Fransızların Kürtleri kullanmak hevesine mukabil, biz Arapları iyi muamele ile elde tutabiliriz.”

Yukarıdaki sözler İsmet İnönü’ye ait. 1935 yılında Başbakan iken Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal’in talebi üzerine gerçekleştirdiği “Şark Seyahati” sonrası kaleme aldığı “Şark Seyahat Raporu”ndan. Dönemin başbakanı Cumhuriyet’in kuruluş yıllarında ülkelerinden kaçmak zorunda kalan ve Suriye’de sınır boylarına yerleşen “düşman” Kürtlerin Fransızlar tarafından kullanılmasına mukabil, Arapları iyi muamele ile elde tutmayı öneriyor.

İnönü’nün bu politika önerisinin Cumhuriyet’in Kürt meselesini idare etmesinde yıllar boyu etkili olduğunu iddia edebiliriz. Bunun en önemli göstergesi kuşkusuz Kürtlerle Arapların birlikte yaşadığı Siirt, Mardin, Şanlıurfa gibi illerde çoğu zaman bu iki etnik/ulusal azınlık grubunun çatışmalı olmasa bile rekabete dayalı bir ilişki içerisinde olması. Kürtlerin önemli bir bölümü Cumhuriyet tarihi boyunca merkezle çatışmalı bir ilişki içerisindeyken, Araplar –biraz da bulundukları coğrafyada azınlık olmaktan kaynaklı– çoğunlukla merkezle birlikte durmayı tercih etti. Yerel ölçekteki ekonomik, sosyal, kültürel, siyasi çatışmalar ve güç/iktidar mücadeleleri bu çatışmanın/rekabetin ana kaynağı. Bununla beraber bu durumun merkeze önemli bir müdahale alanı açtığı ve merkezin de bu alanı bugüne kadar büyük ölçüde değerlendirdiği açık.

Cumhuriyet’in kuruluşunun üzerinden neredeyse 100 yıllık bir zaman geçmesine rağmen Türkiye kimlik eksenli sorunlarını aşabilmiş değil. Ötesi, Suriye krizi sonrası hem 3 milyona yakın çoğu Arap Suriyelinin Türkiye’ye gelmesi, hem de sınırın öte yakasında kurulan Rojava bölgesi Türkiye’de Türkler, Araplar ve Kürtler arasındaki ilişkiyi daha çetrefilli hale getirmiş gibi görünüyor.

Hemen akla gelen nedenler şunlar: İlk olarak, Suriyeli göçmenlerle birlikte Türkiye’deki Arap nüfusun önemli bir sayıya ulaştığını not etmek gerekiyor. Elimizde her ne kadar resmî bir rakam olmasa da, bu rakamın 5 milyon civarında olduğu söylenebilir. İkinci olarak, Suriye’nin kuzeyinden Türkiye’nin sınır şehirleri olan Hatay, Gaziantep, Şanlıurfa, Mardin ve oradan içeriye doğru da genişleyen bir coğrafyada Kürtler ve Araplar arasındaki nüfus dengesi hızlı bir şekilde değişiyor ve kozmopolit bir yapı oluşuyor. Üçüncü olarak, bu yeni nüfus yapısı Suriye kriziyle birlikte süregelen ve Kürt/Arap yarılmasının ana eksenlerinden birini oluşturduğu çatışmalar içerisinde şekilleniyor. Dördüncüsü, Arap-Kürt ilişkileri ve çatışmaları aynı zamanda Irak’a doğru genişleyen bir coğrafyayı da kaplıyor. Son olarak, tüm bu çatışmalı ilişkiler Türkiye’nin de içinde yer aldığı devletlerin ve büyük güçlerin dahil olduğu makro ölçekteki ideolojik-politik, siyasi ve askeri çatışmaların şekillendirdiği bir bağlam içerisinde inşa oluyor.

Bu karmaşık tablonun nasıl bir sonuç doğuracağı şimdilik muamma. Ama şunu ifade edebiliriz: Sosyal hayat mikro ya da makro ölçeklerde, devlet-eksenli ya da devlet dışı aktörlerin plan ve projeleriyle yön veremeyeceği kadar çoklu, karmaşık, belirsiz ve en önemlisi iç içe ya da sınırsızdır. Bununla birlikte önümüzdeki yıllarda Türkiye’deki demografik eğilimin –diğer azınlık gruplarıyla birlikte– üç baskın etnik/ulusal gruba dayalı olarak şekilleneceği öngörülebilir. Nüfus büyüklüklerine göre sırasıyla Türkler, Kürtler ve Araplar.

Herkes için temel meydan okuma şu: Şark Seyahat Raporu’ndan bu yana süregelen araçsalcı ve çatışmacı yaklaşımlar aşılabilecek mi? Ortadoğu’da etnik/ulusal ve dinî/mezhepsel hatlar üzerinden ayrışmaların derinleştiği, kanlı çatışmalara dönüştüğü bir ortamda, bir arada, birlikte, karşılıklı olarak hak-hukuk tanınarak, eşitlik ve adalet içerisinde yaşamak mümkün olacak mı?

İlgili tüm aktörler bu sorulara hem normatif düzeyde hem de sosyo-politik düzeyde cevap üretmek zorunda. Normatif olarak, kabaca iki hattın olduğunu söyleyebiliriz. Bunlardan birincisi bugün de coğrafyada hâkim eğilimi ifade eden “homojen gruplar” ve “homojen alanlar/mekânlar” kurmayı savunan; gruplar arasında eşitsiz ilişkilerin “verili” ve “doğal” olduğunu varsayan yaklaşım. İkincisi ise gruplar arasındaki ilişkilerin verili değil, sosyo-politik ve tarihsel inşalar olduğunu ileri süren ve “heterojen/karma gruplar” ve “heterojen/karma alanlar/mekânlar” inşa etmeyi öneren yaklaşım.

Sosyo-politik düzeyde, birinci normatif yaklaşım bizlere esasında çatışmayı vadediyor. Zira, çatışmadan, hakimiyet kurmadan, mülksüzleştirmeden, tekelleşmeden homojen gruplar ve mekânlar inşa etmek mümkün değil. İkinci normatif yaklaşım uzlaşmayı, iktidar/güç paylaşımını, karşılıklı tanımayı ve iç ve dış sınırları geçirgenleştirmeyi öneriyor.

Türkiye’deki yeni Arap dinamiği yukarıda resmetmeye çalıştığım tablo içerisinde bir tehdit olarak da bir fırsat olarak da okunabilir. Özellikle tabloyu okuyan aktörün kimliğine göre bu okuma büyük oranda farklılaşıyor. Kişisel kanaatim, tüm araçsalcı, çatıştırıcı, manipüle edici yaklaşımlara rağmen, Arapların Türkiye’deki varlıklarının ve alanlarının genişlemesi heterojen gruplar ve mekânlar yaratmak için bir fırsat sunduğu yönünde. Kuşkusuz bu fırsatın değerlendirilip değerlendirilmeyeceği Türkler ve Kürtler kadar Arapların yapacağı tercihlere de bağlı.

Kesin olan bir şey var: Aktörlerin tercihleri ne olursa olsun, sonuçları Türkiye sınırlarını aşacak.