Anasayfa > Haftalık Yazılar > Darbe Anlatısı

Darbe Anlatısı

Murat Belge

06 Eylül 2016

“15 Temmuz” demeden ağzımızı açmaz olduk da, 15 Temmuz’da ne oldu, orası hâlâ belli değil. Bir “darbe girişimi” üstüne konuşuyoruz. Böyle olayların gizli kapaklı yanları –doğal olarak– çoktur. Örneğin bu darbenin başında kim(ler) olduğu da hâlen ortaya çıkmış değil. Ancak, “15 Temmuz esrarı” diyebileceğimiz bu olayın 15 Eylül’de hâlâ netleşmemiş olması darbecilerin kendi gibi gizli kapaklı işlerinden çok darbeyi bastırmış olan hükümet-devlet güçlerinin bize sunduğu açıklamalardan ileri geliyor.

Yaşadığımız çağda propaganda çok önemli. Bunun sonuçlarına çoktan beri alıştık: bir yanda olayın “gerçek oluş biçimi” var; bir yerde de bunun topluma sunuluş biçimi. Böyle bir olaydan sonra, kavgayı kazanmış olanın, “Olay şöyle şöyle oldu” diye hikâyenin kendi versiyonunu anlatması yadırganacak bir şey değil. Bizim tarihimizde bunun anıtsal örneği Nutuk’tur.

15 Temmuz hikâyesi, Nutuk’ta okuduğumuz hikâyeyle karşılaştırılabilir boyda bosta bir olay olmasa da, içinde yaşadığımız evrenin, şu güncel konjonktürün en önemli, çarpıcı ve sarsıcı olayı. Dolayısıyla “ne oldu, kim ne yaptı?” anlatısı da çok önemli.

Yukarıda “hükümet-devlet güçlerinin” anlatısına değindim. Şimdi bunun tek bir versiyonu yok. Olanlar genellikle birbirini tutmuyor, ama zaman zaman “kendini de tutmuyor”. Orada da çeşitli “yanyana” anlatılar var. Olayın sonu belli de, o sona nasıl gelindiği konusunda “rivayet muhtelif!”

Belli: ne oldu, nasıl oldu, daha bir süre öğrenemeyeceğiz. Bir zaman sonra mahkeme, ifadeler falan. Bunların da durumu netleştirmesini beklemiyorum. Bir yığın “temize çıkma” ifadesi, bir yığın çelişki. Büsbütün içinden çıkılmaz bir kargaşa oluşacaktır. Tabii nesnel olmayı başaran bilgili bir göz bunların arasından asıl anlatıyı oluşturan ögeleri görüp seçebilir, o bakımdan umutsuz bir durum değil, ama sıkı çalışmak gerek. Bu da benim meraklısı olduğum bir iş değil. Bu yazıda da “esrarı çözmek” gibi bir amacım yok; bugün ortaya çıkan duruma ilişkin bir iki noktaya işaret etmek istiyorum.

Topluma sunulan anlatılardan biri Tayyip Erdoğan’ınki. Bunun da bir ilk şekli ve revizyona uğramış şekilleri var. İlk şekli, yukarıda söylediğim çerçevede, Tayyip Erdoğan’ın olmasını istediği akış. Buna göre, Tayyip Erdoğan eniştesinin telefonuna kadar olanlardan habersiz. Kendi deyimiyle bir istihbarat zaafı var. Sonra öğrenince CNN kanalıyla milletine sesleniyor ve halkı sokağa çıkmaya davet ediyor. Halk sokağa çıkıyor ve darbeyi durduruyor.

Yalın bir anlatı bu. Hiçbir siyasi olay böyle düz bir akış içinde biçimlenmez. İki aktör var (“enişte”yi saymazsak): Tayyip Erdoğan ve millet. İkinci aktör tabii çoğul ve anonim. Ama bu Tayyip Erdoğan’ın hoşlandığı bir şey: Amorf, anonim bir kitlenin başında son derece belirgin çizgilerle bir lider. O ona bağlı, bu buna bağlı, hiyerarşik kademeler, yönetim kurulları falan filan... bütün bu bürokrasiden, formalitelerden azade bir “lider ve milleti” imgesi.

Sonra bunun “haber alma” faslında bir revizyon oldu. Enişteden önce Hakan Fidan’ın aradığı ama kendisine Cumhurbaşkanı’nın “istirahatte” olduğunun söylendiği anlaşıldı. Anlaşılmayan, niçin, “Şimdi istirahat vakti değil, darbe var” denmediği. Neyse... Cumhurbaşkanı’nın Marmaris’teki otelden ne zaman ayrıldığı da bence bu olayın aydınlanmamış bölümlerinden biri. Bir “on beş dakika önce” önermesi var; bu arada, Marmaris’e harekâta giden darbeci subayın kendilerinin geciktirildiğine dair ifadesi var v.b. Bakalım, belki zamanla daha anlaşılır hale gelir.

“Sokağa çıkma”... Bu benim açımdan da bütün olayın en dikkate değer (ve övgü hak eder) fasıllarından biri. Bugüne kadar sağdan soldan toplanan bilgilere göre Cumhurbaşkanı CNN’de görünüp bilinen davetini yapmadan önce sokağa dökülenler olmuş ki bu daha da değerli bir bilgi.

Tayyip Erdoğan’ın bu anlatısı, benim sezinlediğime göre (özellikle bu kelimeyi kullanıyorum çünkü elimde hiç somut kanıt yok) AKP kadrolarının içinde bile bir tedirginlik yarattı. “Ben ve milletim” söylemine karşı –ve haklı olarak– Meclis’te toplanan, atılan bombalara rağmen oradan ayrılmayan milletvekillerinin de varolduğu anlatıldı. Bu milletvekilleri arasında muhalefetten bireylerin de bulunduğu anlaşıldı.

Erdoğan’ın “ideal anlatı”sında bu sonuncu “ayrıntı”nın yer almayacağı kanısındayım. Erdoğan, evet, “millet” diyor ama, oldukça “seçici” bir “millet” kavramı var zihninde. Millet, bir şekilde ona biat etmiş kimselerden oluşuyor. Muhalefete de, Yenikapı’da kendi arkasında durup el çırptıkları ölçüde “milletin parçası” olma hakkı tanıyor ama onlar eleştirince anlaşma bozuluyor.

Darbeci kesim bir “halk desteği” beklemiş midir, bilemem. Beklememeleri için sebep yok. On küsur yıl önce ellerinde “kalpaklı Mustafa Kemal” bayraklarıyla laiklik mitingleri yapan ve “Ordu göreve” diye tempo tutanların, şimdi, görev yapmakta olan orduya destek vermesi bizim gibilere göre ne kadar saçma bir ihtimal gibi görünse de, eline silâhını alıp darbe yapmaya çıkmış subaya herhalde o kadar fantastik görünmüyordu. Ama o Bayrak mitinglerinin kalabalıkları görünmediler. Sokağa çıkanlar “askerî darbe istemiyoruz” diyenler oldu. Tabii o mitinglerde “militan örgütleyici” rolü oynayanların en azından bir kesimi de şimdi Tayyip Erdoğan’la barışmış durumda.

Sonuç olarak, “olayı kim nasıl anlatıyor?” sorunsalından çıkıp “olay nasıl oldu?” sorunsalına geldiğimizde, somut ve belirleyici olaylar belli ki askerler arasında. Burada ne olduğunun kanıtları muhtemelen günyüzüne çıkmaya başlamıştır (ama, dediğim gibi, nesnel ve bilgili bir gözle bakıldığında). Şimdiki halde en büyük kargaşalık burada. Öğle vakitleri gibi, “bir hareketlilik” olduğu istihbaratı alan Genelkurmay Başkanlığı’nda gece saatinde Genelkurmay Başkanı ve başka yüksek rütbeli subaylar nasıl derdest edilebiliyor, henüz anlayabilmiş değilim.

Buralardan başlayarak, birçok can alıcı ayrıntı hâlen meçhul. Onun için olay kendisi hâlen büyük ölçüde karanlıkta, ama olaydan sonraki gelişmeler parlak güneş ışığı altında cereyan ediyor.

Cumhurbaşkanı kendisi, “Allah’ın bir lütfu” dedi. Bu söz, daha önce basına yansıyan, doğrulanmayan ama yalanlanmayan, “o zaman ezer geçeriz” sözüyle bir şekilde bitişiyor. O söz yalanlansa da, icraat, ancak böyle bir zihniyetin ortaya koyacağı bir icraat olabilir.

Gözaltına alınanların gördüğü muamelenin iyiden iyiye korkunç olduğu anlaşılıyor. Bunların böyle bilinmesinde bir fayda görüldüğü, görüntülerin bizzat yetkililerce sunulmasından belli.

“FETÖ” diye verilmiş adla girişilen tasfiye kısa zamanda öyle bir bağlantısı olamayacak kişilere, özellikle de sol görüşlülere uzandı – hem de çok kısa bir zaman içinde. Tanıdığımız, arkadaş olduğumuz insanlar anlaşılmaz gerekçelerle tutuklandı. Tabii “Canım, gidin FETÖ’cülerle uğraşın, bu insanlara dokunmayın,” deme durumuna düşmek istemem. Kimseye zor kullanılması, kimseye hukuka aykırı muamele uygulanması onaylanmaz. Fiilen darbenin içinde olduğu tartışma götürmeyen insanların bile temel hakları vardır. Hukuk, intikam değildir v.b.

Ama bunlar yapılıyor. Kalabalık olmasa da, bunların yapılmaması gerektiği halde yapıldığını haykıranlar var. Bir etkisi olmuyor. Zaman zaman “yetkili” konumda bulunanlar da “Böyle şeyler yapılmamalı” diyor. Ama böyle şeyler yapılıyor ve “yetkili” konumlar havaya “yapılmasın” diye bağırsa da yerde yapılanlara ses çıkarmıyor. Onun için de “Allah’ın bu lütfunun” nasıl gerçekleştiği konusunda soru işaretleri büyüyor.