Anasayfa > Haftalık Yazılar > 600. Cumartesi: Akıntıya Karşı Zarifçe Kürek Çekenlerin Günü

600. Cumartesi: Akıntıya Karşı Zarifçe Kürek Çekenlerin Günü

Sezin Öney

24 Eylül 2016

Acı, insanı işler; kaybın acısı da ağır işler insanı. Kayıp acısı, hasretle zırhlarken insanı, intikam değil, adalet peşinde koşturur. Çünkü sevgiye zarafet yakışır, adaletin zarafeti-kinin çürütücülüğü değil. Cumartesi Anneleri, kayıplarını anmak, adalet taleplerini dile getirmek için 600. kez Beyoğlu’nda buluşuyor. Onların bu eylemleri, Türkiye’de unutmaya, hafızasızlığa, geçmişin çarpıtılarak tarihin bir tahakküm aracı olarak kullanılmasına, adaletin önüne duvar örülmesine karşı, akıntıya karşı kürek çekme başarısı. 600 haftalık çabaları ile Türkiye siyasi kültüründe, dantel gibi nâzenin işlenmiş ama onuruyla bir o kadar da sağlam, dirayetli bir direniş nakşedildi. Biz değiştik sayelerinde; her ne olursa olsun, en karanlık ve kâbus zamanlarda dahi yol gösterecek bir kutup yıldızı, 600 haftada dokunan bir safi onur ümidimiz var.

Bir insanı son kez gördüğünüz zaman ne zamandır? 

Bazen bilirsiniz son kez olduğunu, bazen de günlerden bir gün; beklenmedik biçimde kayıp gider…

Her hâlükârda, zihinde sonsuz kere volta atan sorular geriye kalır. Bir müebbet hasretin, havalandırma alanı zamanları. 

Dönüp baktı mı son kez? 

Sarıldı mı?

Bir işaret var mıydı, bir emare? Gidip de gelmeyeceğine dair bir ipucu? 

Zihnin tuzakları bitmez: sorular, sorular sorular; bir solgunlaşıp bir keskinleşen anılar; kâh neşe ile serinleten kâh hüzünle yıkayan geçmişin izleri sürekli kalbi zırh gibi çeker ince ince. 

Başkalarına hayat devam ederken, kaybı olan insan her gün bir günü yaşar; kaybını sadece kaybını. 

Sonraki günler hep aynı hikâye; yer yarılıp da içinde düşermiş gibi hissedilen zamanlar-sokaklar, yollar adeta birden açılır, bir karanlık yarık olur, içine çeker insanı. Aniden, habersiz, yerin dibine çeker yutan bataklıklar gibi bir ağırlık, bir karanlık; bitmez bitmez bitmez.

Bitmeyen Acıdan Bitmeyen Direnişe

24 Eylül 2016’da Cumartesi Anneleri, 600. haftalarında; yine Beyoğlu’nda, Galatasaray Meydanı’nda toplanıyorlar. Sadece kayıplarının resimleri ve kırmızı karanfilleriyle donanmış…

Onlar ve Cumartesileri onlarla toplanmaya gidenler, hiç öyle büyük organizasyonlar, yatırımlarla değil; yağmura çamura, yazın kavuruculuğu kışın donduruculuğu, diğer iş gücün bağlamalarına rağmen Beyoğlu’nda buluşuyor.

27 Mayıs 1995’te başlayan, bu sessiz, pankartsız, sadece kayıpların hikâyelerinin konuştuğu oturma eylemi, zaman içinde değişti elbet. Bazen azaldı bazen çoğaldı. “Cumartesi Anneleri”, sonradan yakıştırılan; medyanın taktığı bir isim oldu. “Cumartesi İnsanları mı” denmeli sadece annelerden oluşmayan bu topluluğa tartışıldı da… 

Ama meğer onlar iyi zamanlarmış; zira Cumartesi direnişçileri üzerine haber yapabilen bir medya varmış tüm günahlarına rağmen 1990’larda ve sonra 2000’lerin sonlarına doğru. Aktüel dergisinin 5. yıl kutlaması için, 1996’da Sezen Aksu’nun “Cumartesi Türküsü” kaydı dağıtılabiliyormuş. Şunları söyleyen bir şarkı yapılabiliyormuş:

“Bekleye bekleye geçiyor günler

Gün sağır dilsiz sustu bülbüller

Kemiğim etim kapı önlerinde

Can kayıp can kayıp

Allah’ım bu nasıl dünya

Bu nasıl ayıp”

Değişmeyen varsa o zamandan bu yana, hoyrat ve kindar bir zihniyet. Üstelik de sadece devletin zihniyeti değil bu. En sert ve gaddar haliyle iktidar sahiplerinde vücut bulan ama toplumda karşılığını bazı insanlarda, kesimlerde de fazlasıyla bulan bir hoyratlık…

Nedense, kan davalarını seviyoruz. Toplum olarak, masumların canlarını yakınca, adalet ve nizamın sağlanacağına dair inancı olan karanlık bir yanımız var. Cumartesi Anneleri eylemcileri de, hem devlet şiddetinin gadrine uğradı, hem de çeşitli siyasi grupların “terörist”, “burjuva”, “hain” yaftalarına maruz kaldı. 

1998 yılına gelindiğinde, Cumartesi Anneleri eylemcilerinin neredeyse kendilerinin “kayıp”, “faili meçhul” haline gelmesini sağlayacak bir baskı oluştu. Her Cumartesi, oturma eylemine katılan sessiz direnişçilerin sayısı azalırken, tepelerinde dikilen polislerin ve polis megafonundan yapılan bağrış çağrış duyuruların sesi arttı. 

15 Ağustos 1998’de, Cumartesi buluşmalarının, 170. haftasına gelindiğinde, eylem toptan engellendi. 30 hafta, sırf oturma eyleminin yerine ulaşmak için çaba gösterilir, dayaklar yenir oldu.

Sonunda, 13 Mart 1999’da buluşmalara “bir süre ara verilmesine” karar verildiği açıklandı.

O zaman veya öncesinde baskılar artarken, belki Türkiye, oluk oluk aksaydı Cumartesi Anneleri’nin yanına, belki bugün bambaşka bir ülke olacaktı burası. Son bir yılı aşkın süredir içi iyice kararan, barıştan iyice uzaklaşan, darbelerin, ölümcül askeri kaprislerin ülkesi değil başka bir iklimin ülkesi olacak; son yılın binlerce insanı aramızdan alan şiddet dolu tablosu söz konusu olmayacaktı.

Ama yapılamayan değil, “yapılabilen” var elimizde. 31 Ocak 2009’da buluşmalar tekrar başladı. Ve hâlâ devam ediyor, edecek de; çünkü akıntıya kürek çekildi ve her bir kaybın anısı, hafızası kayda geçti, nesilden nesle aktarıldı.

Cumartesi Anneleri’nin bu eylemleri, Türkiye’de unutmaya, hafızasızlığa, geçmişin çarpıtılarak tarihin bir tahakküm aracı olarak kullanılmasına, adaletin önüne duvar örülmesine karşı, akıntıya karşı kürek çekme başarısını gösterdi.

Hatırlıyoruz ve beraberiz.

İnadına rağmen BE-RA-BE-RİZ.

Her acının farklı bir tonu, farklı bir yakışı, ağrısı var. 

Ve acıları birbiriyle karşılaştırmak, birini diğerinden üstün tutmak da mümkün değil. 

Gerçek acı, insanı işler; ince ince, bir zanaatkârın oyması, bir oyanın nakşedilmesi gibi. Dantel gibi incecik iğneden geçirir. İşler insanı gerçek acı.

Ve ayrılık gibi, ayrı düşürülmek; sevdiğinin insandan koparılıp alınması gibi bir acı da ağır işler, derin işler insanı.

Cumartesi Anneleri de, kinle değil sevgiyle, hasretle, dirayetle bir çelik dantel dokudu 600 haftada; şunu biliyoruz ki, hiçbir şeyimiz kalmasa, direnişimiz var.